Array
Joy
Tue 24 July 2007, 04:22 pm GMT +0300
KUTSAL RUH KİMDİR?
Kutsal Ruh olan Tanrı’yı
Bilmeyen kişi,
Tanrı’yı hiç bilemez.
THOMAS ARNOLD
Şairler, genç bir adamın hayalinin, bahar aylarında aşka dönüşmesinden bahsederler. 1958’in ilk baharında, benim hayalim ise ölümcül bir mücadeleye kilitlenmişti. Bu mücadele, benim ölümlü insani varlığım ile Tanrı’nın ölümsüz yasası arasında olan ve hiçbir insanın tamamen veya sonunda yenemeyeceği bir savaştı.
Kendi “Öğle Vakti”mi yaşıyordum. Gary Cooper’ın bir sinema klasiği olan şarkının sözlerini hala hatırlıyorum, şöyleydi:
Aşk ve görevin arasında kalmak:
Sanırım sarı saçlı güzelimi kaybediyorum.
Hareket eden şu koca ele bak...
Tam da öğle vaktine yaklaşıyor...
Benim güzelim sarı saçlı değildi fakat diğer şeylerin hepsi benim durumuma uyuyordu. Aşk ve görev arasında kararsız kalmıştım ve saat, öğle vakti ile yarışıyordu.
1952’de aşık oldum. 1957’nin ilkbaharında kız arkadaşıma elmas bir yüzük verdim. Nişanlandık. Evlilik tarihimizi de, 1960’ın Haziran ayına attık.
Evlilik üzerine kurduğumuz tüm hayal ve planlarımız, 1957 yılının kışında bizi vuran, beklenmedik bir şok dalgasıyla sarsıldı. Ben, ani ve şiddetli bir şekilde (ruhsal anlamda) Mesih’e iman etmiştim. Bu sevinçli haberimi nişanlıma vermek için acele ettim. Nişanlımın da benim gibi hemen Rab’bi kucaklayacağı beklentisi içinde, bu taze imanımı onunla paylaşmak için sabırsızlanıyordum.
İman ediş hikayemi nişanlıma anlattım. Ruhsal bir coşkuyla dolup taşıyordum. Büyük değere sahip olan inciyi bulmuştum ve onun zenginliğinin harikalarını nişanlıma övüyordum.
Nişanlım etkilenmedi. Sanki kör birisine çiçek dürbününü tarif etmeye çalışıyordum. Beni nazik bir şekilde dinliyordu fakat konuya uzak kalmaya devam ediyordu. Benim bir “dönemden” geçtiğimi, bir tür geçici dinsel delilik ile flört ettiğimi ümit ediyordu.
“Hıristiyan oldum demekle ne anlatmak istiyorsun?” diye sordu. “Zaten her zaman bir Hıristiyan’dın. Vaftiz oldun, kilise tarafından kutsandın ve saire...”
Nişanlım da, benim kutsandığım kilisede kutsanmıştı. Beraber kilise korosunda ilahi söylemiştik. Birlikte kilisenin gençlik koluna katılmıştık. Kilisenin sosyal faaliyetlerine katılarak dans etmeyi öğrenmiştik. Bense o an, “yeniden doğmak”tan bahsediyordum. Bu deyim, nişanlımın hiç duymadığı bir deyimdi. Bu olay, Jimmy Carter’dan, Chuck Colson’dan ve de yeniden doğmak deyiminin kültürümüze girmesinden önce olmuştu. Bu deyim, 1958 yılındayken nişanlıma, ilişkimizi açık ve tehlikeli bir şekilde tehdit eden bir bağnazlık belirtisini ifade ediyordu.
Aylar geçtikçe, nişanlım ile olan ilişkimi saracak diye ümit ettiğim şey, tam tersine ciddi bir sıkıntıya yol açıyordu. Yeniden doğmak hakkındaki coşkumu, benimle birlikte çok kişinin paylaşmadığını kısa sürede keşfettim. Annem, onu ve değerlerini reddettiğimi düşünüyordu. Kız kardeşim bana düşman kesildi. Arkadaşlarım buna inanmadı. Kilise çobanım bütün insanların önünde bana “kahrolasıca aptal” demişti.
Hıristiyanlık inancı ile Hıristiyanlık anlayışı arasındaki farkların yarattığı gerilimleri öğrenmeye başlıyordum. Aynı zamanda sadece Musa’ya değil, İsa’nın da buyruklarını öğrenmeye başlamıştım. Benim için en kötü buyruk, canımı en çok sıkan buyruk, “aynı boyunduruğa girmeme” buyruğuydu. Bana, imanlı olmayan birisiyle evlenmeye iznim olmadığı öğretiliyordu.
Fakat, imanlı olmayan birisini seviyordum. İmanlı olmayan birisiyle nişanlıydım. Aşk ve görev arasında kararsız kalmıştım.
Tanrı ile pazarlık etmeye çalıştım. Tanrı’ya söz verdim. Eğer nişanlım, hafta sonu benim okuduğum üniversiteye yapacağı ziyarete kadar Hıristiyan olmamışsa aramızdaki ilişkiyi sona erdireceğime dair Tanrı’ya söz verdim.
Nişanlıma bu sözden bahsetmedim. Hiç kimseye bunun hakkında bir şey söylemedim. Bu söz, benim ile Her Şeye Gücü Yeten’in arasındaki özel bir antlaşma idi.
Nişanlımın gelmeyi planladığı günün ilk saatlerinde kendimi odama kapattım ve sabaha kadar süren bir şefaat duasına giriştim. İsa’nın benzetmedeki ısrarcı dul kadının ricalarının, benimkilerin yanında hafif kalacağı türden ricalarda bulundum. Eğer benimle bir melek güreşiyor olsaydı, onu mindere yapıştırırdım. Seçilmişlik veya sonsuz hükümler hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Eğer Tanrı, nişanlımın ismini Yaşam Kitabı’na yazmamışsa bile, ben o gün nişanlımın ismini Yaşam Kitabı’na yazılmasını istiyordum. Kendi gücümle Tanrı’nın Egemenliği’ni elde etmeye çalışıyordum. En azından deniyordum.
Nişanlım o gece benimle birlikte bir dua toplantısına katıldı. Katılmaya isteksizdi. Şüpheleniyordu. Benimle birlikte “bu dini şeye” gelmesi için yaptığım ısrar, onu hayal kırıklığına uğratmıştı.
Dua toplantısının ortasında nişanlım, Aldersgate’deki John Wesley gibi, yüreğinin “garip bir şekilde ısındığını” hissetmişti. Nişanlım, Augistine’nin bahçede, Luther’in de kulede gördüğü gibi, cennetin kapılarının açıldığını ve kendisinin bu kapılardan içeriye doğru yürüdüğünü görmüştü.
Toplantıdan sonra nişanlım, benim duyduğumdan daha büyük bir heyecanla aynen şu sözleri söyledi: “Şimdi Kutsal Ruh’un kim olduğunu biliyorum.”
Bu yorum, eğitim görmüş bir teologun incelemesi değildir. Bu yorum, Mesih inancını yeni kabul etmiş birisinin gözlemidir. Aynı zamanda bence, bir açıklamayı da hak etmektedir. Bu yorum, yaşam değiştiren bir olaya verilen doğal bir tepkidir; ilk bakış sezgisini ve imana verilen temiz bir yanıtı beraberinde taşır.
İfade, kulağa yalın geldiği gibi, bazı derin kavramları da içermektedir. O zaman bu ifadeyi daha yakından inceleyelim.
İlk sözcük önemlidir. Nişanlım “Şimdi” demişti. Şimdi sözcüğü, şimdiki zamanı anlatır. Burada açıkça ifade edilen şey, şimdi sözcüğünün daha önce olmuş olanlara tamamen zıt olmasıdır. Şimdi sözcüğü, sonradan olmayan yeni bir şeye dikkat çekmektedir.
Nişanlım bu ifadeyi dile getirirken, geçmişte Kutsal Ruh hakkında bir şeyler duymuş olduğunu belirtiyordu. Kilisede Kutsal Ruh’tan bahsediliyordu. Üçlü birlik kuralı olan “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla” ifadesi, düğünlerde, vaftizin ve Rab’bin Sofrasının kutsama sözlerinde, bereket dualarında ve papazın duasının kapanış sözlerinde sıklıkla duyuluyordu.
Ancak, Kutsal Ruh sözcükleri, nişanlımın kilise hayatında, sadece Rab’bin Sofrası’nın anlaşılamayan, soyut bir kısmını ifade ediyordu. Üçlü Birliğin Üçüncü Kişiliği’nin adı veya namı, nişanlım için somut bir anlam taşımıyordu.
Biliyorum sözcüğü ise, bir şeyin tanınmaya başladığını işaret ediyordu. Ani bir uyanış, önceden soyutlama yüzünden üstü örtülü olan bir şeyin aniden farkına varılması meydana gelmişti: Nişanlım, “Şimdi... biliyorum” demişti.
Vesta (nişanlım), “biliyorum” derken, yeni bir tür bilgi edindiğini itiraf ediyordu. Tekrar söylüyorum, nişanlım Kutsal Ruh hakkında ilk defa bir şeyler duyuyor değildi. Bu kavrama aşinaydı. Kateşizm sınavlarına girmişti. Kutsal Ruh’un hakkında biraz bilgiye sahipti.
“Şimdi... biliyorum” ifadesi, yeni bir tür bilgiyi, yani kuru bilgiyi aşan, kişisel ve deneyimsel türden bir bilgiyi anlatır.
Bu ifade, ruhsal bir uyanış üzerine Pavlus’un verdiği öğretişi hatırlatmaktadır. Pavlus, Korintliler’e şöyle sesleniyor:
Yazılmış olduğu gibi, “Tanrı’nın, kendisini sevenler için hazırladıklarını hiçbir göz görmedi, hiçbir kulak duymadı, hiçbir insan yüreği kavramadı.” Oysa Tanrı Ruh aracılığıyla bunları bize açıkladı. Çünkü Ruh her şeyi, Tanrı’nın derin düşüncelerini bile araştırır. İnsanın düşüncelerini, insanın içindeki ruhundan başka kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı’nın düşüncelerini de Tanrı’nın Ruhu’ndan başkası bilemez. Tanrı’nın bize lütfettiklerini bilelim diye, bu dünyanın ruhunu değil, Tanrı’dan gelen Ruh’u aldık. Ruhsal kişilere ruhsal gerçekleri açıklarken, Tanrı’nın lütfettiklerini insan bilgeliğinin öğrettiği sözlerle değil, Ruh’un öğrettiği sözlerle bildiririz. Doğal kişi, Tanrı’nın Ruhuyla ilgili gerçekleri kabul etmez. Çünkü bunlar ona saçma gelir, ruhça değerlendirildikleri için bunları anlayamaz. (1.Korintliler 2:9-14)
Bu metin, Kutsal Ruh anlayışımız için o kadar önemlidir ki, daha iyi açıklamak için bu bölüme daha sonra döneceğiz. Bununla birlikte şu anda, Pavlus’un bizim için “doğal” olmayan bir tür ruhsal değerlendirmeden bahsetmesi dikkatimizi çekiyor. Yani, günaha düşmüş insan durumumuzla bizler, Tanrı’nın gerçeklerini kabul etme yeteneğinden yoksunuz. Aslında Pavlus, üzerine basa basa şunu söylemektedir: “Doğal kişi...bunları anlayamaz.”
Ruhsal olmayan kişinin ruhsal gerçekleri görmesi imkansızdır. Bizler doğamız itibarıyla ruhsal kişiler değiliz. Bir kişi, Tanrı’nın Ruh’u tarafından ruhsal gerçeklere karşı diriltilmediği sürece ruhsal gerçekleri göremez. Bizim, ruhsal gerçekleri değerlendirmemizi sağlayan şey, Ruh’un yeniden doğmamızı, ruhsal olarak yeniden doğmamızı sağlamasıdır.
Vesta, “Şimdi...biliyorum” derken, bilinçli – ya da bilinçsiz – bir şekilde, yeni ruhsal durumuna, yani iman edişine tanıklık ediyordu.
“Şimdi Kutsal Ruh’un kim olduğunu biliyorum.”
Vesta’nın “Şimdi Kutsal Ruh’un ne olduğunu biliyorum” dememiş olması da önemlidir. Vesta, Kutsal Ruh’un kim olduğunu biliyordu. Vesta’nın, Kutsal Ruh olan Tanrı hakkında yaşamında fark ettiği ilk şey, Kutsal Ruh’un, kişisel varlığıydı.
Kutsal Kitap, Kutsal Ruh’u cansız bir varlık olan “o” (soyut bir kuvvet, güç veya gerçek) olarak değil, kişiliği olan “O” olarak açıklar. Kutsal Ruh bir kişidir. Kişilik akıl, irade ve şahsiyet içerir. Bir kişi, amaç ile hareket eder. Hiçbir soyut güç, “istemiyle” bir şey yapamaz. İyi veya kötü amaçlar, kişisel varlıkların gücüyle sınırlıdır.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:23 pm GMT +0300
KUTSAL KİTAP, KUTSAL RUH İÇİN KİŞİ ZAMİRLERİNİ KULLANIR
Kişilerden bahsederken ben, sen, o gibi kelimeler kullanırız. Bu kelimelerin tabi ki de, kişiliği olmayan nesneler veya şeyler için de kullanıldığı durumlar vardır. Gemiler, arabalar veya kilise için cinsiyet belirten terimler kullanırız. Genelde bu kullanım, kolayca anlaşılabilen şekillerde olur. Kişileştirme, şiirsel anlatımlar için de yararlı bir araçtır.
Bununla birlikte Kutsal Yazılar, Kutsal Ruh için kişi zamirleri kullanırken, bu zamirleri şiirsel metinlerde değil, öyküsel ve öğretici metinlerde kullanır. Elçilerin İşleri 13:2’de şöyle okumaktayız:
Bunlar Rab’be tapınıp oruç tutarlarken Kutsal Ruh kendilerine şöyle dedi: “Barnaba’yla Saul’u, kendilerini çağırmış olduğum görev için bana ayırın.”
Burada kullanılan bana sözcüğünün Kutsal Ruh’u temsil etmesi dikkatimizi çekmektedir. Aynı zamanda bu metinde, Kutsal Ruh’un konuşup akıllı ve amaca yönelik bir yönlendirmede bulunması da dikkatimizden kaçmıyor. Buna benzer bir durumu Yuhanna 15:26’da görüyoruz:
“Baba’dan size göndereceğim Yardımcı, yani Baba’dan çıkan Gerçeğin Ruhu geldiği zaman, bana tanıklık edecek.”
Bu bölümde İsa, Kutsal Ruh’tan bir kişi olarak bahsetmektedir. Bazı bilginler, bu metindeki Yardımcı kelimesinin Grekçesi’nde, erkek cinsiyetinden bahsetmediğini ve dilbilgisi kurallarına göre zamir ile ismin cinsiyet konusunda birbirine uyum sağlaması gerektiğini söyleyebilir. Bunun yanında, cümlenin ortasında, Kutsal Ruh için nötr bir cinsiyet kullanan bir yan cümlecik de vardır (“yani Baba’dan çıkan Gerçeğin Ruhu...”). İngilizce metinde bu ifadenin hemen ardından He kelimesi gelmektedir. Eğer yazar, Kutsal Ruh’un, kişisel olmayan, nötr bir kuvvet olarak düşünülmesi gerektiğini kastetmiş olsaydı, erkekler için kullanılan He zamirini, nötr bir isimle böylesine yan yana kullanmaya gerek duymazdı.
Bu durum, Yuhanna 15’te açık değilse bile, Yuhanna 16:13’te cam gibi nettir:
Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi tüm gerçeğe yöneltecek. Çünkü kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.
Bu bölümde, dilbilgisi açısından kişi zamiri kullanılmasına gerek duyulmasa da, İsa bu öğretici metinde, Kutsal Ruh’un bir kişi olduğunu belirtmek istemektedir.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:24 pm GMT +0300
BİZLER, KUTSAL RUH İLE KİŞİSEL BİR İLİŞKİYE ÇAĞRILIYORUZ
Kutsal Yazılar bizi, Kutsal Ruh’a “iman etmeye” çağırmaktadır. Bizler Baba’nın ve Oğul’un adıyla olduğu gibi Kutsal Ruh’un adıyla da vaftiz edilmekteyiz. Kutsal Ruh, bir dua hedefidir. İmanlılar, dua ederken “nesnelere” hitap etmemelidirler. Böyle bir hareket, bir putperest eylemidir. Bizim sadece, kişisel olan Tanrı’ya hitap etmemiz gerekir.
Pavlus’un Yeni Antlaşma’daki bereket sözü, Kutsal Ruh’un paydaşlığı ve kardeşliğini içermektedir:
Rab İsa Mesih’in lütfu, Tanrı’nın sevgisi ve Kutsal Ruh’un paydaşlığı hepinizle birlikte olsun. (2.Korintliler 13:14)
Yeni Antlaşma bize, Kutsal Ruh’a karşı günah işlememizi, Kutsal Ruh’a karşı direnmememizi ve Kutsal Ruh’u kederlendirmemizi öğütlemektedir. Kutsal Ruh, kendisini hoşnut edebileceğimiz veya gücendirebileceğimiz, sevebilen veya sevilebilen ve de kendisiyle kişisel bir kardeşliğe sahip olabileceğimiz bir kişi olarak anlatılmaktadır.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:26 pm GMT +0300
KUTSAL RUH KİŞİSEL GÖREVLER SERGİLER
Kutsal Ruh, bizimle bir kişi olarak ilişki kurar. Bizlere ve bizler için, genelde kişisel çalışmalarla alakalı olduğumuz şeyleri yapar. Bizlere öğretir. Bizi teselli eder. Bize rehberlik eder. Bizi teşvik eder.
Bu işler bazen, kişiliği olmayan nesneler tarafından da yapılabilir. Yıldızlar, gemicilere “rehberlik” eder. Güzel bir gün batımı seyrederek rahatlayabiliriz. Ancak bu tür bir rahatlık, bilinçli veya bilinçsiz olarak, “bu günbatımının ardında bu günbatımının Kişisel Ressamı vardır” şeklinde düşünmeye dayalı bir seyirden türemiştir. Bizler, doğal nesneleri inceleyerek bir şeyler “öğrenebiliriz” ancak bu yalnızca benzetme yöntemiyle olur.
Kutsal Ruh’un teselli etme, rehber olma, öğretme...vb. yöntemleri, kişisel bir yolla olur. Kutsal Kitap, Kutsal Ruh bu görevleri yaparken, Kutsal Ruh’un işleyişinin akıl, irade, duygu ve güç içerdiğini söyler. Kutsal Ruh araştırır, seçer, açıklar ve öğüt verir. Yıldızlar ve günbatımı bu şekilde davranmazlar.
Özetle şu sonuca varıyoruz, Eğer Kutsal Ruh sevilebiliyor, tapınılabiliyor, gücendirilebiliyor, kederlendirilebiliyor veya O’na karşı günah işlenebiliyorsa, Kutsal Ruh’un bir kişi olması gerekir.
Fakat geride hala şu soru kalmaktadır: Kutsal Ruh farklı bir kişi midir? Baba Tanrı’dan ve Oğul Tanrı’dan ayırt edilebilen bir kişiliğe mi sahiptir? Kutsal Kitap’ın Kutsal Ruh için söylediği tüm kişisel nitelikler, Baba’nın kişiliği için de gerçekten geçerli midir? Kutsal Ruh, Baba’nın sadece bir görünümü müdür?
Bu sorular, doğrudan, bizim Tanrı’yı nasıl düşünmemiz gerektiği sorununu ortaya çıkarır. Bir Tanrı’ya mı yoksa üç Tanrı’ya mı inanıyoruz? Kutsal Ruh’u ayrı bir kişilik olarak düşünmeye başladığımız an, zor bir kavram olan Üçlü Birlik gizemi davetsiz bir şekilde düşüncemize girer. Kutsal Ruh’un sadece bir kişilik olmadığı; tanrısal bir kişilik olduğu; Tanrı olduğu, kilisenin geleneksel inancıdır.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:27 pm GMT +0300
KUTSAL RUH TANRI’DIR
“Kutsal Ruh’a inanıyorum”
dediğimiz zaman,
insan kişiliğine girip
onu değiştirebilecek
ve bunu yapmayı isteyen
diri bir Tanrı’nın var olduğuna
inandığımızı ifade etmiş oluruz.
J.B. PHILLIPS
Kutsal Kitap’ın, Kutsal Ruh’un bir nesne değil bir kişi olduğunu açıkladığını gördük. İngilizce’de Kutsal Ruh için It (cansız varlıklar için O) değil, He (erkekler için O) zamiri kullanılır. Aynı zamanda Kutsal Kitap, Kutsal Ruh’un tanrısal bir kişi olduğunu da açıklamaktadır. Kutsal Ruh Tanrı’dır. Bu bölüm – ve de kitabın geri kalan bölümleri – bunu tekrar tekrar onaylayacaktır. Ancak, Kutsal Ruh’a Tanrı olarak bakmadan önce İsa Mesih’e Tanrı olarak bakmamız gerekir.
Yüzyıllardır İsa’nın tanrısallığı hakkında üzücü tartışmalar olmuştur. Her nesilde, İsa’yı sadece insan olan bir kişi seviyesine indirgeme çabaları olmuştur. Kilise ise, Mesih’in Tanrı–insan, yani iki doğaya, insan doğası ve tanrısal doğaya sahip tek kişi olduğunu beyan etmiştir. M.S. 451 yılında yapılan Kadıköy Konseyi’nde, İsa’nın tamamen insan (vere homo) ve tamamen Tanrı (vere deus) olduğu ilan edilmiştir.
Mesih’in tanrılığı hakkındaki ciddi tartışmalar, kilise tarihinin dört yüzyılına damgasını vurmuştur. Bu yüzyıllar, dördüncü, beşinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllardır. Bunlardan bahsetmemin sebebi, Mesih’in tanrılığının en ateşli bir şekilde tartışıldığı yüzyılların birisinde yaşıyor olmamızdır. (Aslında, ciddi bir şekilde İsa’nın tanrılığını sorgulayan The Myth of God Incarnate (Tanrı’nın Beden Alması Efsanesi) adlı kitap birkaç yıl önce oldukça meşhurdu. Ne üzücüdür ki, bu kitap kilise dışından birisi tarafından değil de saygıdeğer teoloji öğretmenleri tarafından yazılmıştır.) Mesih; en büyük insan, eşsiz bir peygamber, yüce bir ahlak örneği, varoluşsal “gerçeklik” örneği, insanın devrimci ruhunun bir simgesi, bir melek gücü ve hatta Tanrı’nın “evlatlık” oğlu gibi çeşitli şekillerde düşünülmektedir. Bu unvanların hepsi, genel olarak, İsa’nın bir yaratık, yani Tanrı tarafından yaratılmış bir insan (ya da melek) olduğu düşüncesini içermektedir. Tüm bu görüşler, Mesih’in belirli bir yer ve zamanda başlangıcı olduğu düşüncesini içermektedir. İsa’nın sonsuzluğu ve Tanrı ile eş yapıda oluşunu inkar etmektedirler.
Günümüzdeki bazı dinler, İsa’yı yaratılmış birisi olarak görmesine rağmen, dinsel bağımlılığın odak noktası olarak işlev görmesi için İsa’nın kişiliğini yüceltmektedir. Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’yı yaratılmış bir varlık olarak kabul etmekte fakat İsa’ya oldukça büyük bağlılık göstermektedirler. Eğer bu tür bir bağlılık, bu dinlerin gerçek tapınmasını oluşturuyorsa, o zaman üzülerek söylemeliyiz ki, bu dinler özde putperesttirler. Putperestlik, Sonsuz Tanrı dışında bir şeye veya kimseye tapmak demektir. Putperestliğin içinde, yaratılanlara tapmak vardır. Mormonluk inancı, İsa’nın dünyanın Yaratıcısı olduğunu fakat İsa’nın yaratma eyleminin, İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmasından sonra meydana geldiği konusunda ısrar edebilir. Bu düşünce şuna benzer: Tanrı, İsa’yı yarattı, ardından İsa da dünyayı yarattı. Burada İsa, hem Yaratıcı hem de yaratılan olmaktadır.
Eğer İsa Tanrı değilse, o zaman gerçek Hıristiyanlık, kökünden itibaren aykırı bir inançtır. Tanrı’nın tekliğine saldırıyordur ve tapınmasını, tanrısal olmayan Oğul ve Kutsal Ruh’a yöneltiyordur. Diğer yandan, eğer Oğul ve Kutsal Ruh gerçekten de tanrısal ise, o zaman Yehova Şahitleri’nin, Yehova’nın yalancı şahitleri ve Mormonluğun, Hıristiyan olmayan, Hıristiyanlık-karşıtı bir tarikat olduğu sonucuna varmamız gerekir.
Birçok, aslında bir hayli çok Hıristiyan akımı olmasına rağmen, bu akımların çoğu, diğer akımları Hıristiyanlığın gerçek fakat kusursuz olmayan ifadeleri olarak kabul etmektedir. Baptistler, genelde Presbiteryanlar’ı, evrensel Hıristiyan kilisenin doğru bir ifadesi olarak görürler. Presbiteryanlar da, Luteranlar’ı gerçek Hıristiyanlar olarak kabul ederler.
Çeşitli Hıristiyan toplulukları arasında, bazı öğretişsel noktalarda bir topluluk diğerinden farklı da olsa, bu ayrılma noktalarının gerçek Hıristiyanlığın mutlak temelleri olmadığı kabul edilmektedir. Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığı, Kutsal Kitap’a uygun Hıristiyanlık için temel kabuller olarak görüldüğü için, birçok gerçek Hıristiyan, ne Mormonları ne de Yehova Şahitleri’ni Hıristiyan kiliseleri olarak görmez. Aynı şey, Oğul’un ve Kutsal Ruh’un tanrılığını reddeden Üniteryanlık için de söylenebilir.
Mesih’in tanrılığı üzerinde oldukça şiddetli tartışmalar yapılmasına karşın, Kutsal Ruh’un tanrılığına dair çok az anlaşmazlık yaşanmıştır. Kutsal Kitap, Kutsal Ruh’un tanrısal niteliklere sahip olduğunu ve tanrısal yetkiyi kullandığını öyle açık bir şekilde gösteriyor ki, dördüncü yüzyıldan beri Kutsal Ruh’un tanrılığı, O’nu bir kişi olduğunu kabul eden kişiler tarafından çok nadir bir şekilde reddedilmiştir. Yani, Kutsal Ruh’un bir kişi mi yoksa kişiliği olmayan bir “güç” mü olduğu üzerine birçok tartışma yapılmasına rağmen, bir defa, Kutsal Ruh’un gerçekten bir kişi olduğu kabul edilmiş, Kutsal Ruh’un tanrısal bir kişi olduğu gerçeği hiç zorlanmadan yer edinmiştir. (Bu o kadar ilginç değildir; yine de Kutsal Ruh, asla Oğul gibi insan biçiminde görünmediği için, bazı Hıristiyanlığa karşı olan inançların İsa Mesih hakkında söylediği gibi, Kutsal Ruh’un “sadece insani varlık” olması mümkün değildir. Bir Ruh, açıkçası, bir ruhsal varlık olmalıdır.)
Kutsal Yazılar’da, Kutsal Ruh’un tanrılığının sık sık dile getirildiğini görürüz. Örneğin Eski Antlaşma’da, Tanrı için ne söylendiyse aynı şey Tanrı’nın Ruh’u için de söylenmektedir. “Tanrı şöyle dedi” ve “Ruh şöyle dedi” ifadeleri, defalarca birbirinin yerine kullanılmıştır. Kutsal Ruh’un işlerine, Tanrı’nın işleri denilmektedir.
Aynı olaylar Yeni Antlaşma’da da meydana gelmektedir. Yeşaya 6:9’da Tanrı konuşur ve şöyle der, “Git, bu halka şunu duyur”. Elçi Pavlus, Elçilerin İşleri 28:25’de bu metinden alıntı yapar ve metni şöyle iletir: “Peygamber Yeşaya aracılığıyla atalarımıza seslenen Kutsal Ruh doğru söyledi.” Pavlus burada, Tanrı’nın konuşmasını Kutsal Ruh’a yorumlamaktadır.
Benzer şekilde Pavlus, Kutsal Ruh içimizde yaşadığı için, imanlıların Tanrı’nın tapınağı olduğunu bildirmektedir. (Bkz. Efesliler 2:22; 1.Korintliler 6:19; Romalılar 8:9-10). Eğer Kutsal Ruh’un kendisi Tanrı değilse, sadece Kutsal Ruh bizde yaşıyor diye bizlere Tanrı’nın tapınağı denmesi nasıl doğru olabilir? Bu soruyu, Kutsal Ruh’un Tanrı tarafından gönderildiği ve bu yüzden Tanrı’yı temsil ettiğini ileri sürerek yanıtlayan birisi olabilir. Bu yanıt açıkça, Tanrı kendi etkin temsilcilerinden birisi ile nerede temsil ediliyorsa, Tanrı’nın da “orada” olduğunu söylemek demektir. Bu sonucuna varmak ayrıca, metnin gayet açık olan metniyle üstünkörü bir şekilde oynamaktır. Kutsal Yazılar’ın bütününde Kutsal Ruh, Tanrı’nın yalnızca yetkili bir temsilcisi olarak tasvir edilmez, Tanrı’nın kendisi ile bir tutulur.
Elçilerin İşleri 5:3-4’te şunu okuyoruz:
Petrus ona, “Hananya, nasıl oldu da Şeytan’a uydun, Kutsal Ruh’a yalan söyleyip tarlanın parasının bir kısmını kendine sakladın?... Sen insanlara değil, Tanrı’ya yalan söylemiş oldun.”
Burada bir denklem görüyoruz: Kutsal Ruh’a karşı söylenen bir yalan, Tanrı’ya karşı söylenmiş bir yalandır.
Mesih ve elçiler defalarca, Kutsal Ruh’u, tanrısal niteliklere ve yetkinliklere sahip Olan olarak tanımlamaktadırlar. Kutsal Ruh’a edilen küfür, affedilemez günah sayılır. Eğer Kutsal Ruh, Tanrı olmasaydı, Kutsal Ruh’a edilen küfrü bağışlanamaz olarak görmek son derece imkansız olurdu.
Kutsal Ruh, her şeyi bilendir. Her şeyi bilir. Burada Kutsal Ruh’un Tanrı’ya ait bir niteliğe sahip olduğunu görmekteyiz. Her şeyi bilmek, yaratılmış olanın değil, Tanrısallığın bir belirtisidir. Yaratılanlar, yer ve zaman ile sınırlıdır. Bu sınırlar, yaratılanların bilgilerinin ölçüsüne bir sınır koymaktadır. Pavlus şöyle diyor:
Oysa Tanrı Ruh aracılığıyla bunları bize açıkladı. Çünkü Ruh her şeyi, Tanrı’nın derin düşüncelerini bile araştırır. İnsanın düşüncelerini, insanın içindeki ruhundan başka kim bilebilir? Bunun gibi, Tanrı'nın düşüncelerini de Tanrı’nın Ruhundan başkası bilemez. (1.Korintliler 2:10-11)
Kutsal Ruh her yerde bulunabilendir. Davut söz sanatını kullanarak şunu sormaktadır:
Nereye gidebilirim senin Ruhun’dan, Nereye kaçabilirim huzurundan? Göklere çıksam, oradasın, Ölüler diyarına yatak sersem, yine oradasın. (Mezmurlar 139:7-8)
Bu metinde, Kutsal Ruh’un huzurunun Tanrı’nın huzuru olarak tanımlanması dikkatimizi çekmektedir. Ruh nerede ise Tanrı oradadır. Davut’un yanıt beklemeden yönelttiği soru, bir kaçağın Kutsal Ruh’un huzurundan ayrı veya huzurunun dışında, kaçabileceği bir yer olmadığını belirmektedir. Kutsal Ruh her yerdedir; Kutsal Ruh her yerde bulunur, aynı anda birden fazla yerde bulunabilir. Tekrar söylüyorum, bu tür nitelikler Tanrı’nın varlığına ait niteliklerdir ve yaratılmış olanlar bu niteliklere ortak olamaz. Melekler bile, ruhsal varlıklar olmalarına rağmen, aynı anda birden fazla yerde var olma yeteneğine sahip değildir. Düşmüş Şeytan da dahil olmak üzere tüm melekler ruh olmalarına rağmen, sınırları olan ruhlardır. Yer ve zamana bağlıdırlar. Yaratılanların seviyesine aittirler. Hiçbir yaratılmış varlık, her yerde bulunamaz.
Kutsal Ruh, her şeyi bilen, her yerde bulunabilen ve sonsuz olandır. Tanrı’nın Ruh’nun var olmadığı bir an yoktur. Kutsal Ruh aynı zamanda gücü her şeye yetendir. Kutsal Yazılar’da, Kutsal Ruh’un sadece Tanrı’nın yapabileceği türden işleri yaptığını görmekteyiz. Hem yaratılış hem de kurtuluş işinde bunu görüyoruz.
Yaratılış işini düşündüğümüzde, doğal olarak bu işi, Baba Tanrı’nın bir işi olarak görürüz. Ancak, Kutsal Yazılar’a daha yakından baktığımızda, yaratılış işiyle Tanrı’nın üçlü kişiliğinin de alakalı olduğu ortaya çıkar. Yuhanna, Mesih’in beden almadan önceki halini, yani Söz’ü, yani Logos’u tarif ederken şöyle demektedir:
Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. (Yuhanna 1:3)
Pavlus da, Yuhanna’nın bu öğretişini şöyle tekrar etmektedir:
Nitekim yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen her şey – tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar – O’nda yaratıldı. Her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratılmıştır. Her şeyden önce var olan O’dur ve her şey varlığını O’nda sürdürmektedir. (Koloseliler 1:16-17)
Benzer şekilde, Kutsal Kitap, yaratılış işine Kutsal Ruh’u da dahil etmektedir:
Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. (Yaratılış 1:1-2)
Kutsal Ruh’un yaratılıştaki görevi, Kutsal Yazılar’da sıklıkla bahsedilmekte veya sözü edilmektedir. Davut’un da belirttiği gibi:
Ruhu’nu gönderince var olurlar, Yeryüzüne yeni yaşam verirsin. (Mezmurlar 104:30)
Aynı şekilde Eyüp de şöyle diyor:
Beni Tanrı’nın Ruhu yarattı, Her Şeye Gücü Yeten’in soluğu yaşam veriyor bana. (Eyüp 33:4)
Kutsal Ruh, yaşamın ve insan zekasının yazarıdır. (bkz. Eyüp 32:8; 35:11). Meryem’in İsa’ya gebe kalmasını sağlayan güç kaynağıdır.
Melek ona şöyle yanıt verdi: “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi’nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek. (Luka 1:35)
Kutsal Ruh, yücelerden gelen yetkiyle peygamberler, hakimler ve krallar seçmiştir. Kendi hizmeti için İsa’yı seçmiştir. Yeni Antlaşma’da Kutsal Ruh, Mesih’in ölümden dirilmesini sağlayan güç kaynağıdır.
Mesih İsa’yı ölümden dirilten Tanrı’nın Ruhu içinizde yaşıyorsa, Mesih’i ölümden dirilten Tanrı, içinizde yaşayan Ruhu’yla ölümlü bedenlerinize de yaşam verecektir. (Romalılar 8:11)
Kutsal Ruh, sadece Tanrı’nın yapabileceği işleri yapabilecek gücü sergiler. Pavlus, Tanrı’nın İbrahim ile olan ilişkisinden bahsederken şöyle demektedir:
“Seni birçok ulusun babası yaptım” diye yazılmış olduğu gibi İbrahim, iman ettiği Tanrı’nın – ölülere yaşam veren, var olmayanı buyruğuyla var eden Tanrı’nın – gözünde hepimizin babasıdır. (Romalılar 4:17)
Ölümden yaşam üretmek ve yoktan bir şey var etmek, Tanrı’nın her şeye yeten gücünü gerektirir. Hiçbir yaratık yoktan bir şey var edemez. Hiçbir yaratık, ruhsal açıdan ölmek üzere olan bir canı da diriltmez. Tüm bu eylemler, Tanrı’nın gücünü gerektirir. Tüm bu şeyler, Kutsal Ruh tarafından yerine getirilebilir ve getirilmektedir.
Kutsal Yazılar, Kutsal Ruh’u bize uygun bir tapınma hedefi olarak sunmaktadır. Kutsal Ruh’un, Yeni Antlaşma’daki vaftiz formülüne dahil edilmesi önemlidir. John Calvin, bunu şöyle yorumlamaktadır:
Pavlus bu üç şeyi, Tanrı, İman ve Vaftiz’i birbirleriyle ilişkilendirmekte ve birinden diğerini elde etmektedir. Yani Pavlus, tek bir iman olduğu için tek bir Tanrı olduğu ve tek bir vaftiz olduğu için tek bir iman olduğu sonucuna varmaktadır. Bu yüzden, eğer vaftiz ile bizlere tek Tanrı’ya inanmamız ve tapınmamız öğretiliyorsa, o zaman adıyla vaftiz edildiğimiz kişinin gerçek Tanrı olduğuna inanmak zorundayız. Kurtarıcımız, “Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin; onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.” (Matta 28:19) derken, Kurtarıcımızın, imanın kusursuz ışığının artık görünmesine ciddi bir ifadeyle tanıklık etmeyi umduğuna dair hiçbir kuşku olamaz, çünkü bu, tamamen Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ile görünen tek Tanrı’nın adıyla vaftiz etmekle aynı şeydir... Eğer Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adında tek bir inançla iman etmeye mecbur değilsek, o zaman neden Kurtarıcımız, vaftizin Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla yapılmasından bahsediyor? Bu, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un tek Tanrı olduğunu beyan etmek değil de nedir? Dolayısıyla, birden fazla değil, tek bir Tanrı’nın olduğu kesin olması gerektiği için, Söz ve Ruh’un Tanrı’nın özü olduğu sonucuna varırız. (Institutes (Esaslar) I/XIII/16)
Kutsal Ruh, sadece vaftiz formülünde değil, aynı zamanda elçilerin bereket sözlerinde de yer almaktadır:
Rab İsa Mesih’in lütfu, Tanrı’nın sevgisi ve Kutsal Ruh’un paydaşlığı hepinizle birlikte olsun. (2. Korintliler 13:14)
O zaman Kutsal Kitap’ın, Kutsal Ruh’a açık bir şekilde tanrılığı yüklediği sonucuna varıyoruz. Kutsal ruh bir kişidir; Kutsal Ruh, Tanrı’dır.
Bu çifte kabulü yapar yapmaz, Hıristiyan inancının en önemli ancak en çok kafa karıştıran öğretişiyle çarpışmış oluyoruz – Üçlü Birlik.
Bu üç kişiliği – Baba, Oğul ve Kutsal Ruh – birbirinden ayırdıktan sonra hala daha tek Tanrı’ya inandığımızı söylememiz nasıl mümkün oluyor? Bir sonraki bölümde, Hıristiyan inancının bu zor gizemini inceleyeceğiz.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:30 pm GMT +0300
ÜÇLÜ BİRLİK GİZEMİ
Bir içinde Üç ve Üç içinde Bir,
İkisi de aynı olan Kişiye yakararak,
Bugün kendimi,
Üçlü Birliğin güçlü adına bağlıyorum.
ST. PATRICK
Kutsal Kitap’ın en iyi bilinen bildirilerinden birisi de En Büyük Buyruk’tur:
Tanrı’nız RAB’bi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz. (Yasanın Tekrarı 6:5)
İsa bu buyruk hakkında şöyle demişti,
İşte ilk ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikinci buyruk da şudur: ‘Komşunu kendin gibi seveceksin.’ (Matta 22:38-39)
İsa, En Büyük Buyruk için “ilk” buyruk derken, zaman açısından ilk buyruk olduğunu belirtmiyordu. En Büyük Buyruk açıklanmadan önce, Tanrı tarafından verilmiş birçok buyruk vardı. İsa “ilk” sözcüğüyle, açık bir şekilde, önem sırasını belirtiyordu. Bu buyruk, diğer tüm yasaların özetlendiği ve Kutsal Yasa’nın içindekiler ile Peygamberlerin dayandığı yasaydı.
Tanrı’yı bütün yüreğimizle, bütün canımızla ve bütün gücümüzle sevmeye başlamadan önce, sevmemiz gereken bu Tanrı kavramına biraz olsun sahip olmamız gerekir. En Büyük Buyruk’un ilk defa verildiği bir ortam ve koşul vardı. Yahudiler arasında bu ortama Şema denilir. Şema, Eski Antlaşma’da Yahudiler’in tapınmalarının özünü oluşturuyordu. Yahudi tapınmalarında sürekli olarak ezbere söyleniyordu ve gençliğinden beri İsa’nın bunu iyi bildiği ortadaydı. Şema, En Büyük Buyruk’u şu sözlerle tanıtır ve şöyle giriş yapar:
Dinle, ey İsrail! Tanrımız RAB tek RAB’dir. (Yasanın Tekrarı 6:4)
Rab tek Rab’dir! Bu inanç bildirisi, İsrail’in kesinlikle tektanrıcılığa bağlı bir ulus olduğunu gösterir. Tektanrıcılık, yalnız ve yalnız bir tek Tanrı’ya inanmak demektir. Bu durum, Eski Antlaşma’daki dinsel inancı diğer tüm çoktanrılı inançlardan belirgin bir şekilde ayırmaktadır. İsrail’in geçmişteki komşularının çoğu, çoktanrılı inanç sürdürüyorlardı. Ana bir tanrıya inanmış olsalar bile, birçok tanrı ve tanrıçalara tapınıyorlardı. Savaş, bereket, aşk, doğa ve benzeri şeyler için ayrı tanrılara sahiplerdi.
Bunun yanında, İsrail’in kaidesi ise Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın birliğine bağlı kalmak idi. On Emir’in İlk Buyruğu bu kaideyi pekiştiriyordu:
Benden başka tanrın olmayacak. (Mısırdan Çıkış 20:3).
Bu yasa, Yahve’den, yani gerçek Tanrı’dan başka herhangi bir tanrı veya tanrıçaya tapınmayı yasaklıyordu. Bu ayetin İngilizcesi’nde Benim önümde ifadesi de yer almaktadır. Bunun anlamı, öncelik olarak benim önümde değildir. Yani, On Emir’in İlk Buyruğu, öncelik veya önem sırasına göre Yahve’nin önüne koymadıkları sürece Yahudiler’in başka tanrılara tapınmasına ve hizmet etmesine izin vardır düşüncesini içermiyordu.
Tersine, “Benim önümde”nin ifadesi, “Benim huzurumda” anlamına geliyordu. Tanrı’nın burada söylemekte olduğu şey, herhangi bir yerde veya herhangi bir zamanda başka tanrılara tapınma münasebetsizliğini hoş görmeyeceğiydi. Yahve’nin dışında bir kişiye veya nesneye tapınmak, putperestlik seviyesine yozlaşmak ve bu yüzden Tanrı’nın öfkesine maruz kalmak idi.
Üçlü Birlik kavramının bu kadar çok şaşkınlık yaratmasını sağlayan şey, Eski Antlaşma’daki, tektanrıcılık üzerine olan bu hararetli buyruktur. Eğer Tanrı tekse, nasıl oluyor da biz üç kişiye – Baba, Oğul ve Kutsal Ruh – tapınmayı doğru kabul edebiliyoruz?
Üçlü Birlik kavramı bu soruyu yanıtlamayı amaçlamaktadır. Üçlü Birlik formülü şudur: “Tanrı öz olarak bir, kişilik olarak üçtür.”
Bu formül, Hıristiyanlığı, iki cephede yapılan ciddi bir savaştan korumaya çalışır. Bir taraftan kilise, tektanrıcılık inancına olan sıkı bağlılığını sürdürmek istemektedir. Formülün ilk kısmı bunu dile getirir, “Tanrı öz olarak bir”dir. Bu kısaca, Tanrı diye adlandırdığımız tek bir Varlık olduğu anlamına gelir.
Diğer taraftan kilise, Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığına dair Kutsal Kitap’ın bulunduğu açık beyana sadık kalmaya çalışmaktadır. Bu yüzden kilise, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki üç kişiliği birbirinden ayırır – Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Bu da, formülün ikinci kısmını oluşturur, yani Tanrı “kişilik olarak üçtür.”
Bunun ne anlama geldiği üzerinde derinlemesine düşünmeye başlamadan önce, üçlü birlik formülüne karşı yöneltilen bazı genel itirazlara değinmemiz, bize yardımcı olabilir.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:32 pm GMT +0300
İTİRAZ 1: ÜÇLÜ BİRLİK İFADESİ, KUTSAL KİTAP’A AİT DEĞİLDİR VE YABANCI BİR FELSEFENİN KUTSAL KİTAP ESİNİNE SALDIRIDA BULUNDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.
John Calvin, özellikle bu eleştiri karşısında oldukça hassastı. Teoloji dilini, Kutsal Yazılar’da yazan sözcüklerle sınırlamak ve kısıtlamak isteyen bu kişilere yanıt veren Calvin, şöyle diyordu:
Eğer, Kutsal Kitap’ta harfi harfine bulunmadığı için bu ifadeye yabancı bir terim diyorlarsa, kesinlikle haksız bir kuralı kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu kural da, tüm Kutsal Kitap yorumlarının Kutsal Yazılar’da bulunan sözcüklerin dışındaki sözcüklerle yazılmadığını belirten bir kuraldır. (Institutes (Esaslar) I/XIII/3)
Calvin’in ve diğer teologların iddia ettikleri şey, meselenin Kutsal Yazılar’dan özel bir söz grubu alınıp alınmaması değil bu kavramın Kutsal Kitap’a ait olup olmadığı idi. Kutsal Kitap’a ait kavramları belirttikleri sürece, teolojik ifadelerimizde Kutsal Kitap dışı kelimler kullanabiliriz.
Calvin, tüm insan dillerinin güçlü ve zayıf yanlarının fazlasıyla farkındaydı. Şöyle yazıyordu:
Onun hakkındaki düşüncelerimizin aptalca olduğu gibi, onun hakkında konuşmak için kullandığımız dil de saçmadır. Ama yine de bazı iletişim araçları kullanılmalıdır. Hem düşüncenin hem de konuşmanın yanılmayan ölçütleri, Kutsal Yazılar’dan elde edinmelidir: bu sayede zihinlerimizin tüm düşünceleri ve ağzımızdan çıkan tüm sözler sınanmalıdır. (I/XIII/3)
Düşüncelerimizin sınanması şöyle olmalıdır: Düşüncelerimiz sağlam bir şekilde Kutsal Yazılar’dan mı elde ediliyor?
Gerçek Hıristiyanlık, Tanrı’nın kavranılamayacağını ileri sürer. Bu ifadeyle, bizim Tanrı hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimizi söylemiyorum. Kendisi hakkında Tanrı’nın açıkladıkları, uygun bir dereceye kadar anlaşılabilir. Ancak, Tanrı’ya ait gerçekleri kavrama yeteneğimizde, yapımız itibarıyla zayıflıklar vardır. Hiçbir insan, Tanrı’yı tam olarak kavrayamaz. Tanrı bilgimiz, geniş kapsamlı değildir. Tanrı’nın Kutsal Yazılar ile kendisini bize açıklaması bile, bizim zayıflığımız için bir çeşit tanrısal lütuftur. Tanrı, bizimle bizim dilimizle konuşur. Yine Calvin, Kutsal Kitap’ın Tanrı’yı tanımlamak için sık sık insani üsluplar kullanışı üzerine şu yorumu yapmaktadır:
Tanrı’nın bizlere bu şekilde, aynı hemşirelerin çocuklara yaptığı gibi, peltekçe konuşuyor olduğunu anlamayacak kadar akla sahip olmayan birisi var mıdır? Dolayısıyla bu tür bir anlatım, Tanrı hakkındaki bilgiyi bizim zayıflığımıza uyarlar fakat Tanrı’nın ne tür bir varlık olduğunu o kadar iyi açıklamaz. Tanrı’nın böyle yapması için, bulunduğu yücelikten kesinlikle çok fazla alçalması gerekir. (I/XIII/1)
Kilisenin, Kutsal Kitap’a ait kavramları kısa ve öz bir şekilde ifade etmek için Kutsal Kitap harici bir dil kullanmasının mecburi nedenleri vardır. Bir taraftan kilise, bunu yapmak zorundadır çünkü karşıt görüşlü olanlar, Kutsal Kitap’ın sözlerini Kutsal Kitap’ın amacı dışında bir anlama çekmek için bu sözleri çarpıtır ve saptırırlar. Bu daima, Kutsal Kitap’a aykırı düşünenlerin, kendi öğretişlerini Kutsal Kitap diliyle ifade etmek için yaptıkları bir hile olmuştur. Pavlus bu gerçek hakkında Efesliler’i uyarmaktadır:
Hiç kimse sizi boş sözlerle aldatmasın. Bu şeylerden ötürü Tanrı’nın gazabı söz dinlemeyenlerin üzerine gelir. (Efesliler 5:6)
Pavlus’un burada yazdığı “boş sözler”, anlamsız bırakılmış, gerçek içeriğini yitirmiş sözlerdir. Yüzyıllar boyunca kilise, dilin böyle yanlış veya kötüye kullanılması karşısında savaşmak zorunda kalmıştır.
Teknik teoloji dilinin amacı, anlam doğruluğuna ulaşmak olduğu kadar, insanları öğretişin hilekar ve kurnaz saptırmalarından da korumaktır. Bazı vicdansızların terimleri kendilerine uyarlayarak yeniden tanımlayamayacakları kadar sıkı bir inanç bildirgesi veya iman bildirisi yazmanın imkansız olduğu söylenmektedir.
Hıristiyanlık karşıtı görüşe sahip olanların meşhur taktikleri, sözcükler üzerinde teolojik tartışmalar yaratmaktır. Calvin bu sorun hakkında, bu sorunu kilisenin Üçlü Birlik bildirisiyle ilişkilendirerek şöyle yazmaktadır:
Gerçeği tartışarak gerçekten kaçan iftiracılara karşı gerçeğin korunması gerektiğinde, bu tür yenilikler (eğer yenilik diye adlandırılması gerekiyorsa), en lazım şey olurlar. Bu yüzden, bugüne kadar başımızdan, saf ve sağlam öğretişin düşmanlarına karşı sürekli olarak saldırmaya çağrıldığımız bir çok olay geçmiştir. Bu hilekar yılanlar, gayretle kovalanmadığı ve yakalanıp sıkı bir şekilde tutulmadığı sürece, kıvrak ve dolambaçlı sarmalları aracılığıyla kaçarlar. Bu yüzden ilk Hıristiyanlar, Hıristiyanlığa karşı olanların yarattığı tartışmalar tarafından rahatsız edildiklerinde, saklanma yerleri ifade belirsizliği olan tanrısızlara hiçbir dolaylı bahane bırakmamak için, düşüncelerini en dürüst ve tam bir şekilde ifade etmek zorunda kalmışlardır. (I/XIII/4)
Sorunun kalbine tarihi açıdan inelim. Üçlü Birlik formülüne ihtiyaç olduğunu açıkça gösteren şey, dördüncü yüzyıldaki Arian kriziydi. Tartışmanın asıl “hilekar yılanı”, Arius adındaki bir rahipti. Arius, Mesih’in “Tanrı” ve “Tanrı’nın Oğlu” olduğunu kabul ediyordu. Ancak, dikkatli bir araştırma ile Arius’un, Tanrı sözcüğünü neredeyse boş bir terim haline getirecek kadar yeniden tanımladığı görülüyordu. Arius’un söz dağarcığındaki Tanrı sözcüğü belirsiz bir anlama sahipti. Arius, İsa’nın tanrısal bir evlat edinme işlemi ile Tanrı olduğunda fakat yine de yaratılmış bir varlık olduğunda ısrar ediyordu. (Eğer Tanrı artık sonsuz Tanrı anlamını taşımıyorsa, o zaman Tanrı sözcüğü boş bir sözcüktür.) Arius’un yazdığı inanç bildirisi şunu açıkça ifade ediyordu:
Sadece kendisi doğrulmamış olan, sadece kendisi sonsuz olan ve sadece kendisinin başlangıcı olmayan tek Tanrı’yı kabul ediyoruz.[1]
Bildirge, uzun bir “sadece kendisi” dizisiyle devam eder. Bu dizi, Oğul yada Söz’ün, kendisi tek Tanrı olan Baba’nın altında olduğuna dair Arius’un görüşünü vurgulamaktadır. Arius’a göre, Tanrı dünyayı yaratmak istemiştir ve bu amaç için Oğul’u var etmiştir. Oğul yüceltilmektedir fakat, Arius yandaşlarının belirtmekten usanmadıkları gibi, hala bir ktisis, yani yaratıktır. Ancak, Arius’un “Oğul Tanrı’dır” diye iddia etmeye devam etmesi, gerçek imanlıların kafalarını karıştırmıştı. Bu yüzden gerçek imanlılar, Oğul’un tanrısal olduğunu ve bu yüzden Baba ile sonsuzluğa ortak ve Baba ile aynı yapıda olduğunu – hiçbir anlam belirsizliği yaratmadan – anlatacak kesin bir terim aradılar.
Arius’un boğazımıza dizdiği teolojik terim, Yunan felsefesi dilinden aldığı bir terimdi. Bu terim homoousios terimiydi. Hiçbir teolojik terim tek başına, homoousios kadar çok tartışma yaratmamıştır. (Bugün Kutsal Kitap’ın yanılmazlığı sözcüğü üzerinde yapılan tartışmalar, önceden homoousious kelimesi üzerinde yapılan savaşlar kadar etkileyici olabilir.)
Humoousios terimi, “aynı yapı” veya “aynı öz” anlamına gelir. Arius, İsa’nın Tanrı olduğunu söylemek istiyordu. Fakat İsa’nın Baba ile aynı öze sahip olduğunu (homo-“aynı”, ousios-“yapı” anlamına gelir.) söylemek istemiyordu. Homoousios sözcüğü, Arius’un hilekar boynunu yere sokan, çatal ağızlı bir teolojik değnekti.
Fakat Arius, homoousios teriminin yerine homoiousios terimini kullanmak istiyordu. Homo sözcüğünden sonra gelen i harfine dikkat edin. Buradaki anlaşmazlık, sadece bir sözcüğün değişmesinden değil, tek bir harfin değişmesinden kaynaklanıyordu. Yunanca olan homoi ve homo sözcükleri arasındaki kurnazca fakat tehlikeli olan bu fark, benzer (veya gibi) ve aynı sözcükleri arasındaki farklılıktır. Homoousios sözcüğü “aynı öz” anlamına geliyorken, Homoiousios sözcüğü “benzer öz” anlamına gelmektedir.
Hıristiyanlığın bir diğer karşıt görüşlüsü olan Sabellius, homoousios sözcüğünü kullandığı için ayıplandığı zaman Arius, kilise tarihinin ilk hükümlerinden birisine başvurdu. Sabellius ve yandaşları, İsa’nın Baba ile aynı özde (homoousios) olduğunu söylemelerinden ötürür kınandığı için, kilise homoiousios sözcüğü üzerinde ısrar etmiştir.
Olaylar karışıyor. Kilisenin kınadığı ve kabul ettiği terimler konusunda yüz seksen derece değiştiğini görmemiz, tüm bu tartışmayı daha da karmaşık hale getirebilir.
Homoousios sözcüğünü kullanıyor diye Sabellius’un kınanmasını sebebi, Sabellius’un bu terim ile dördüncü yüzyıldaki kilisenin ifade etmek istediği anlamdan oldukça farklı bir anlam ifade etmesidir. Sabellius’un öğretişi, Gnostik kavramlarla yüklüydü. Gnostisizim, Hıristiyan kilisesinin savaşmak zorunda kaldığı ilk ve en tehlikeli Hıristiyan karşıtı görüştü. Gnostisizimin başlıca öğretişlerinden birisi de Tanrı’nın şekilsel görünümüydü.
Gnostik şekilciliğe göre evren, Tanrı’nın kendisi dışında yaratmış olduğu bir şey değildi. Tersine, yaratılış ve içindeki her şey Tanrı’nın varlığının bir çeşit uzantısı olarak görülüyordu. Bu görüşe göre yaratılmış olan tüm gerçeklik, Tanrı varlığının özünden çıkan bir maddedir. Çıkan maddenin öze olan uzaklığı, bu maddelerin kusursuzluğunu azaltır. Ruh ve akıl öze yakın olan, canlı maddeler öze uzak olan ve cansız maddeler (mineraller gibi inorganik maddeler) öze en uzak olan şeylerdir. Yine de var olan her şey Tanrı’nın varlığının bir “şekli”dir ve Tanrı’nın özüne ortaktır.
Sabellius, Oğul’un Tanrı ile homoousios olduğunu fakat Tanrı olmadığını söylüyordu. Sabelliua’a göre İsa, Tanrı’nın çok yakınından çıkmıştı fakat yine de Tanrısal özden çok uzaktı. Sabellius’un benzetmesi şuydu: İsa ile Baba Tanrı, güneş ışını ile güneş gibiydi. Güneş ışınları, güneş ile aynı öze sahiptir. Güneş ışınları, güneşten çıkıp yayılırlar fakat güneşin kendisi değillerdir.
Sabellius’un homoousius kavramı bu yüzden kınanmış ve kilise bu kavramın yerine homoiousios terimini kullanmıştı. Bu sözcüğün tercih edilmesinin nedeni gayet açıktır. Sabellius, homoousios kelimesini Tanrı ile İsa arasında bir farklılık olduğunu göstermek için kullanmıştı. Bu yüzden kilise, Tanrı ile İsa arasındaki benzerliğe olan inancını belirmek için, homoiousios (“benzer özde”) terimini tercih etmişti.
Arius bu durumu tersine çevirdi. Arius, homoiousios terimini, İsa ile Tanrı arasında farklılık olduğunu vurgulamak için kullanmıştı. Arius, aslında İsa’nın Tanrı’ya benzer olmasına rağmen, Tanrı ile aynı öze sahip olmadığını söylüyordu. Dördüncü yüzyıldaki kilise Arius’a, yankılanan bir “Hayır!” yanıtı verdi. Terimlerdeki bu yer değişimi, kilisenin İsa’nın sadece Tanrı’ya benzer olduğu konusunda değil, İsa’nın Tanrı olduğu konusunda ısrar ettiğini gösteriyordu. İsa, Tanrı ile, Gnostik anlamda olmayan şekilde, homoousiostur (aynı özde, aynı öze sahiptir).
Arianların tartışması ne bir bardak suda kıyamet koparmak ne de teolojik açıdan havanda su dövmekti. Burada tehlikeli olan şey, İsa’nın ve de Kutsal Ruh’un tamamen tanrılığı üzerine kilisenin yaptığı inanç bildirisiydi. Tercih ettiği teolojik dili değiştirmesi konusunda kiliseyi teşvik etmek, çok büyük krizlere yol açtı. Sabellianların boş inançları azaldı ve yeni bir Arianizm tehdidi o kadar ciddi bir şekilde inanılmaya başlandı ki, bu görüşle savaşmak için, herkesçe tehlikeli olarak kabul edilen homoousios teriminin kullanılması gerekli oldu.
Kilise, Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığını ifade etmek için terim seçimlerini değiştirmesine rağmen, bu kavramı değiştirmemiştir. Kilise, hem Sabellianlarla hem de Arianlarla yaptığı tartışmalarda, Kutsal Kitap’ın Üçlü Birlik kavramına olan bağlılığını korumak için dilin tüm araçlarını kendi hizmeti için kullanıyordu. Kilise, hileyle Kutsal Yazılar’ın üstesinden gelmek veya ötesine gitmekten uzak bir şekilde, zekice anlam belirsizlikleri kullanarak Kutsal Yazılar’ı baltalamayanlara karşı Kutsal Kitap’a ait bir kavramı korumaya çalışıyordu.
Arianlarla yapılan tartışmanın meyvesi, Nicene İnanç Bildirgesi olmuştu. Bu bildirge, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki İkinci Kişi’nin yaratılmış olduğunu ima eden herhangi bir anlamı reddetmek için, Tanrı’nın bu üçlü kişiliğinin ortak öze sahip olduğunu ileri sürmüş ve İsa için, “yaratılmadan doğan” demiştir.
Bir kilise ilahisi olan Gloria Patri de bu tartışmanın bir ürünüdür. Gloria Patri ilahisi, üçlü birliğe inananların bir “savaş şarkısı” olarak işlev görmüştür. Arianlar etrafta, üçlü birliğe inananlara karşı yaptıkları propaganda hareketinin bir parçası olarak bayağı ve aşağılayıcı şarkılar yayıyorlardı. Buna karşılık olarak, üçlü birliğe inanan kişiler bir olup şu sözleri söylüyorlardı:
Görkem Baba’ya ve Oğul’a
Ve Kutsal Ruh’una
Başlangıçta olduğu gibi,
Şimdi ve gelecekte
Sonsuza Dek
Amin. Amin.
Şarkıda, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki üç kişiye de tanrısal nitelik – yücelik –yüklenerek, Üçlü Birlik beyan edilmektedir. Aynı zamanda, Üçlü Biriliğin bu üç kişiliğinin sonsuzluğu da beyan edilmektedir.
O zaman, Üçlü Birlik teriminin ortaya çıkmasının sebebinin, kilisenin kendisini boş felsefi tahmin yürütmeye vermesi veya Yunanca kavramlarla gereksiz bir şekilde oynaması olmadığını görüyoruz. Calvin’in de üzerinde durduğu gibi, Kutsal Kitap’ın Tanrı’nın üçlü kişiliği üzerine yaptığı açıklamayı ortadan kaldırmaya çalışan Hıristiyan karşıtı görüşlüler yüzünden kilise, bu tür terimleri kullanmak zorunda kalmıştır.
Aynı türden bir tartışma da bugün, Kutsal Yazılar’ın yapısı üzerinde şiddetlenmektedir. Kutsal Kitap’ın tam bir esin ve vahiy olma özelliğini inkar edenler, Kutsal Kitap’a “Tanrı Sözü” ve hatta “yanılmaz” olarak başvurmaktan çekinmezler fakat teolojik bir terim olan yanılmazlık teriminde boğulurlar. Eğer gerçekten de Kutsal Kitap Tanrı’nın Sözü, yanılmaz ve esinlenmiş ise, o zaman bir kişi neden yanılmaz sözcüğünden çekinsin? Yanılabilir olan bir şey Tanrı Sözü olabilir mi? Tanrı yanlış bir şey esinler mi? Yanılmaz olan bir şey gerçekten de yanılabilir mi?
Kutsal Kitap’ın yanılmazlığının açık sözlü savunucusu J. I. Packer, yanılmazlık sözcüğüne şibbolet adını vermektedir. Telafuzu zor olan şibbolet sözcüğü, gerçek İsrailliler ile casusları birbirinden ayıran bir parola olarak işlev gördüğü gibi (bkz. Hakimler 12:6), yanılmazlık terimi de buna benzer bir işlev görür. Bu terim, Kutsal Yazılar’ın tüm gerçekliğini belirtmek için kullanıldığı zaman köpekler havlamaya başlar. Kesinlikle, yanılmazlık sözcüğü de, Üçlü Birlik terimi gibi çarpıtılabilir ve yanlış anlaşılabilir bir sözcüktür. Fakat bu sözcük aynı zamanda, boş sözler kullanmaktan ötürü vicdan azabı duymayan kişiler karşısında bir muhafız olarak da işlev görmektedir.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:41 pm GMT +0300
ÜÇLÜ BİRLİK ÖĞRETİŞİ ÇELİŞKİLİDİR VE BU YÜZDEN MANTIK DIŞIDIR.
Bir keresinde, Hıristiyanlığın bariz mantıksızlığı hakkında bana şikayette bulunan bir felsefe profesörüyle tanışmıştım. “Hıristiyanlığın tüm yapısının bariz bir çelişki üzerine inşa edildiğini” söylüyordu. Düşündüğü çelişkinin ne olduğunu ona sorduğumda, beklemeden yanıtladı, “Üçlü Birlik!”. “Nasıl olur da üç tanrı ve aynı zamanda tek bir Tanrı olabilir?” diye sordu.
Bu kısa anımı anlatmamın bir nedeni var. Profesyonel filozoflar iyi eğitim almış ve genelde bilimde ve mantık kullanmada çok yetenekli kişilerdir. Önermelerin mantıksal incelemesiyle yakından ilgilenmek onların işidir. Böyle bir uzmanın, kilisenin Üçlü Birlik formülü karşısında böylesine cesur bir saldırıda bulunması dikkatimi çekmişti.
Birçok Hıristiyan’ın kısmen de olsa bu felsefe profesörüyle aynı fikirde olduğunun bilincindeyim. Bu kişiler, profesörün yaptığı gibi Hıristiyanlığı reddetmezler ancak Üçlü Birlik’in bir çelişki olduğuna katılırlar. Bu konu, bu tür Hıristiyanları üzmez çünkü bu kişiler “Tanrı’nın yolları bizim yollarımız olmadığı için” çelişkileri benimsemenin Hıristiyanlık için sorun olmadığına inanırlar. Hatta çelişkilerde gördükleri yücelik bile, onlar için gerçeğin yüksek düzeyde olduğunun bir işaretidir. Bu, Karl Barth ve Emil Brunner gibi düşünürlerin meşhur ettiği, Diyalektik Teoloji ya da Neo-orthodxy (Yeni-gerçeklik) diye bilinen bir teoloji biçiminin üzücü bir sonucudur. Bart, bir kişinin çelişkileri benimseyip onlarla yaşayamadığı sürece olgun bir Hıristiyan olamayacağını iddia ediyordu. Brunner ise daha da ileri gidip, çelişkilerin gerçeğin bir damgası olduğunu söylüyordu.
Bir çelişkiye dayandırılan Hıristiyanlık düşüncesi, Diyalektik Teologları üzmeyebilir fakat beni derinden üzmektedir. Kutsal Kitap’ta, çelişki gerçeğin damgası değildir; yalanın damgasıdır. Çelişki, Şeytan’ın kurnazlık aracıdır. Tanrı, Adem’e şöyle demişti:
Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” (Yaratılış 2:16-17)
“Kesinlikle ölürsün”. Bu, Tanrı’nın açık ve seçik beyanıdır. “Eğer yersen...ölürsün.” Bu ifade mantıksal terimlerle şöyle ifade edilebilir: Eğer A’yı yaparsan, B’nin bunu takip etmesi kaçınılmazdır.
Şeytan geldi ve “Ölmezsin” dedi. Şeytan’ın düşüncesi şuydu: Eğer A’yı yaparsan, B’nin değili olur. Diğer bir deyişle, Şeytan Havva’ya açık bir çelişkiyle gelmişti. Aralarında geçen konuşmanın devamını kafamızda şöyle canlandırabiliriz:
Şeytan: Git ve ye Havva, ölmezsin.
Havva: Fakat Bay Yılan, senin söylediğin şey, benim Tanrım ve Yaratıcım’ın bana dediğiyle doğrudan çelişiyor.
Şeytan: Havva! Bunun için endişelenme. Tanrı’nın yolları bizim yollarımız değildir. Bizim için çelişki olan, Tanrı için çelişki değildir. Ayrıca, sen de biliyorsun ki, çelişkiler gerçeğin damgalarıdırlar. Güven bana. Benim çelişkim, sana yüce bir gerçekle geldiğimi kanıtlıyor.
Havva: Kulağa hoş geliyor Bay Yılan ve ağacın meyvesi de lezzetli görünüyor fakat bunu yapıp yapmamakta kararsızım.
Şeytan: Hadi, Havva. Saf olma. Sadece Yunan sınıfı düşüncelere bağlı kalıyorsun. Olgun musun, değil misin? Eğer gerçekten de olgun bir imanlıysan sırtını çelişkilere rahatlıkla dayayabilmelisin. Eğer benim çelişkilerime güvenirsen, yanılmazsın; insanlık için ileriye doğru büyük bir adım atmış olacaksın.
Havva: Tamam, anladım. Ağaca doğru bir küçük adım, insanlık için ileriye doğru büyük bir adım. Hadi yiyelim!
Bir önermenin gerçekliğini sınayan doğru bir sınama aracı olan Çelişki Kuralı olmadan, asla doğru ile kötü, itaat ile itaatsizlik, gerçek ile yalan ve Mesih ile Mesih karşıtı arasında ayrım yapamayız.
Çelişki kuralının bir özü yoktur. Bilgi üretmez. Yeni bilgi üretme kabiliyeti açısından kısır ve acizdir. Gücünü, hükmetme kuvvetinden alır. Mantık sınırına girdiğimiz zaman sirenleri çalmaya başlayan bir polis gibidir. Çelişki Kuralı, sağlam bir efendidir. Düşüncelerimizin tutarlılığını ve uyuşmasını sınar. Bulanıklıktan nefret eder, berraklığı sever.
“Tutarlılık, küçük beyinlerin perisidir” denmiştir. Eğer bu doğruysa, o zaman Tanrı binlerce peri tarafından kuşatılmış demektir. Tanrı’nın aklı da çok küçük olması gerekir.
Tanrı tutarlıdır. Tanrı, uyumluluk gösterir. Kısacası, Tanrı mantıklıdır. Mantığın kendisinden çok daha fazlasına sahip olduğu kesindir. Fakat, çelişkiler ve tutarsızlıklar Tanrısını sevenler, kendi Tanrılarını yaratmaları gerekir, çünkü gerçek Tanrı, onlara uymaz.
Bu İtiraz 2’yle aynı görüşte olduğum bir yanı var. Bir noktada, mantığı doğrudur. Eğer Üçlü Birlik kavaramı çelişkiyse, o zaman bu kavramın mantıksız olduğu sonucunun, bu çelişkiyi takip etmesi kaçınılmazdır. Hatta daha da ileri götürebilirim. Eğer bu kavram mantıksız ise o zaman inancımızın hiçbir değeri yoktur. Tanrı, saçma ifadelerle onurlandırılmaz. Eğer Üçlü Birlik formülümüz bir çelişki ise, bu formül saçma bir ifadedir ve bu ifadeden kurtulmamız gerekir.
Esas soru varlığını korumaktadır: Üçlü Birlik formülü bir çelişki midir? Bu sorumu kısaca hayır olarak yanıtlayabilirim. Ama bu sorumu yanıtlamaz. Bu sorunun yanıtı, sadece bir olumsuzluk olarak kalmamalı, daha da etkileyici olmalıdır. Bunun yerine soruya şöyle yanıt veriyorum, “Kesinlikle hayır!” Vurguyu kesinlikle kelimesi üzerine koyuyorum. Kilisenin Üçlü Birlik formülünde, en ufak bir çelişki dahi yoktur.
Mantık kuralları ve doğrudan anlam çıkarma kuralları, öznel değil, nesneldir. Duygusal önyargılar olmadan, önermelere uygulanabilirler. Matematiksel denklemler kadar tarafsızdırlar. Bu kuralları Üçlü Birlik formülüne uyguladığımızda, formülde hiçbir çelişki bulunmadığını mutlak netlikle görürüz.
Şimdi, Üçlü Birlik formülüne bir kez daha bakarak, formülün temiz olduğunu gösterelim.
Tanrı öz olarak bir, kişilik olarak üçtür.
Formül, Tanrı hakkındaki iki gerçeği, iki farklı (dolayısıyla çelişki olmayan) gerçeği ifade etmektedir. Bir taraftan, Tanrı’nın öz olarak bir olduğu söyleniyor. Diğer taraftan, Tanrı’nın kişilik olarak üç olduğu belirtiliyor. Bunu şöyle ifade edebiliriz:
Tanrı, A’da bir; B’de üçtür.
Şimdi, eğer A ve B birbiriyle çelişkiliyse o zaman formül, çelişkiye doğru yaklaşır. Eğer B, A’nın tersi ise o zaman B’ye A’nın değili deriz. O zaman formül şu hal alır.
Tanrı A’da bir, A’nın değilinde üçtür.
Eğer durum böyle olsaydı bile (ki böyle değildir), yine formülün bir çelişki olması gerekmezdi. Eğer bir varlığın veya maddenin dört boyutu varsa, o zaman bu maddenin A’da bir, A’nın değilinde de üç boyuta sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Bu durumu düzeltmek için Çelişki Kuralını (bazen Çelişki Olmama Kuralı diye de adlandırılır) bir kez daha incelememiz gerekir. Kural şunu ifade etmektedir:
A, aynı anda ve aynı ilişkide hem A hem de A’nın değili olmaz.
Bunun anlamı, bir şeyin aynı anda ve aynı ilişkide, hem olduğu hem de olmadığı şey olamayacağıdır. Bunu şöyle açıklayayım:
Ben bir erkeğim. Bir erkek olarak benimle aynı anda birden fazla şey ifade edilebilir. Bir babayım, bir oğulum ve bir kocayım. Ben aynı anda bu üç değişik kişiyim. Fakat bu üç değişik kişiliğe aynı ilişkide sahip değilim. Aynı anda bir baba ve bir oğul olabilirim fakat aynı ilişkide kesinlikle bir baba ve bir oğul olamam. Kendi kendimin babası olamam. Babamın oğlu ve oğlumun babası olabilirim, fakat ne kendimin babası ne de kendimin oğlu olamam.
Şimdi, Üçlü Birlik formülüne dönelim. Eğer Tanrı öz olarak sadece ve sadece bir olduğunu söyleyip ardından da öz olarak üç olduğunu söyleseydik ciddi bir çelişkiye sahip olurduk. Herhangi bir şey, aynı anda ve aynı ilişkide bir ve birden fazla olamaz. Eğer Tanrı’nın aynı anda ve aynı ilişkide kişilik olarak üç ve kişilik olarak bir olduğunu iddia ediyor olsaydık, o zaman çelişki ağrıları çekiyor olurduk.
Fakat formül böyle şeyler iddia etmemektedir. Formül, Tanrı’nın bir gerçekte (özde) bir ve başka bir gerçekte (kişilikte) üç olduğunu ileri sürmektedir. Öz ve kişiliğin aynı şey oldukları gösterilmediği sürece, formül bir çelişki değildir.
Kilise, Tanrı hakkında çelişkili bir ifadede bulunmamak için dikkatli bir şekilde, öz ile kişiliğin farklı olduğu sonucuna varmıştır.
Geride şu soru kalmaktadır: öz ile kişilik arasındaki farklılık, geçerli bir farklılık mıdır? Yoksa bu farklılık, gerçek olmayan ve sadece sözde bir farklılık sergileyen bir kelime oyunu mudur?
Bu soruyu, bir sonraki bölümde derinlemesine inceleyeceğiz. Şimdilik vardığımız sonuç şudur, eğer öz ile kişilik arasında gerçek bir farklılık varsa, o zaman Üçlü Birlik formülü ne bir çelişki ne de mantıksızlıktır. Üçlü Birlik formülü mantıklıdır ve Kutsal Kitap’a aittir.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:43 pm GMT +0300
ÖZ VE KİŞİLİK: ÜÇLÜ BİRLİK GİZEMİNİ DERİNLEMESİNE İNCELEMEK
Hıristiyan olmak,
çok büyük bir akıl gerektirmez
fakat insanın sahip olduğu
tüm aklı gerektirir.
RICHARD C. RAINES
Üçlü Birlik anlayışımız için çok önemli olan, öz ile kişilik arasındaki farkı incelemeden önce, gizemin doğasına bakmamız gerekir.
Tanrı’nın mantıksız olmadığı üzerinde çok durdum. Tanrı, tutarlı ve uyumludur. Sözü anlaşılabilir. Fakat bu, Hıristiyanlık’ta gizem olmadığı anlamına gelmez.
Diğer bir deyişle, sıklıkla birbirine karıştırılan ve sorun çıkaran şu üç kavramı birbirinden ayırt etmiştim, çelişki, paradoks ve gizem.
Çelişkinin tanımını zaten verdiğimiz için şimdi diğer ikisiyle devam edeceğiz.
PARADOKS
Paradoks sözcüğü bazen çelişki sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılır. Bu iki sözcük arasında, sözcüklerin köklerine kadar uzanan belirgin bir farklılık olduğu için, bu iki sözcüğün eş anlamlı olarak kullanılması üzücüdür. Paradoks sözcüğü, bir ön ek ile kökten oluşmaktadır. Para- ön eki, “yanında” anlamına gelir. İngilizce’deki paramedics (acil sağlık görevlileri) ve paralegals (hukuk asistanları) sözcüklerinde bulunan para- ön eki, sözcüğün kökündeki anlam ile birlikte çalışan kişileri tanımlar. Ancak, paradoks sözcüğünün en önemli kısmı köküdür. doks kökü, “düşünmek”, “görünmek” ya da “belirmek” anlamına gelen Grekçe dokein sözcüğünden gelmektedir. Bir paradoks, bir şeyin yanında durduğunda, yanında durduğu şey gibi görünen şeydir. Bir paradoksa paradoks denmesinin nedeni bir çelişkiye benzemesidir. Bir çelişki gibi görünür. Fakat bir çelişki değildir.
Bir paradoks, kolaylıkla bir çelişki zannedilebilecek kadar çelişkiye yakın olabilir. Üçlü Birlik formülü gerçek bir paradokstur. Formül ilk bakışta bir çelişkiye benzeyebilir fakat yakından bir incelemeyle çelişki olmadığı görülür.
Charles Dickens’in A Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikayesi) adlı kitabının giriş cümlelerini hatırlıyor musunuz? Güçlü edebiyat becerisiyle Dickens, paradoksu sanatsal bir şekilde kullanıyordu:
Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsüydü.
Zaman, aynı anda hem iyi hem de kötü nasıl olabilir? Ancak ve ancak, farklı iki ilişkide düşünülürse. Dickens’in tarif ettiği şey, bir anlamda en iyi zamanın yaşandığı, bir başka anlamda ise en kötü zamanın yaşandığı, tarihin gerçek bir mücadele dönemiydi. Sanayi alanında büyük bir gelişme yaşanıyordu. Bazıları için bu, büyük bir servet elde etme fırsatıydı. Bu kişiler için o dönem, zamanların en iyisi idi. Diğer kişiler içinse, yoksulluğun artması ve acının çoğalması idi. Bu kişiler için o dönem, zamanların en kötüsüydü.
Paradoks ile çelişki arasındaki farklılık, sahneye üçüncü bir terimin de girmesiyle, daha da karmaşık bir hal alır. Bu üçüncü sözcük, antinomi (yasa karşıtı) sözcüğüdür. Antinomi sözcüğü kısaca, “kanuna karşı” olan (anti-nomos) demektir. Aslında antinomi sözcüğü, Çelişki Kuralına karşı olan bir önerme ya da önermeler kümesi olduğu için, “çelişki”nin eş anlamlısı olarak kullanılmaktadır.
Dil, geliştikçe ve kurnaz değişikliklere maruz kaldıkça, antinomi sözcüğü paradoks sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılmaya başlandı. Bu durum, özellikle İngilizler bu sözcüğü kullanırken görülmektedir. Artık, birisinin antinomi sözcüğünü kullandığını gördüğümde, acaba bir çelişkiden mi yoksa bir paradokstan mı bahsettiğine tam emin olamıyorum.
Hıristiyan felsefesinde de paradoks olan çok düşünce vardır. İsa hem insan hem de Tanrı’ydı. Kutsal Kitap, bizlerin ancak köle olmakla özgür olabileceğimizi söylemektedir. Bu düşünceler, kavraması zor fakat katiyen çelişki olmayan paradokslardır.
Joy
Tue 24 July 2007, 04:44 pm GMT +0300
GİZEM
En basit haliyle gizem sözcüğü, bizim anlamadığımız bir şeyi belirtir. Bir şeyin gizemli olması, onun gerçek olmadığı anlamına gelmez. Daha fazla bilgiyle onu anlayabilmemiz mümkündür fakat şu anda bizden saklıdır. Kutsal Kitap bize şunu hatırlatmaktadır:
Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. (1.Korintliler 13:12)
Kutsal Kitap, bize birçok gizemi açıklamaktadır. Örneğin, Pavlus şöyle yazıyor:
İşte size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borazan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapayana dek değiştirileceğiz. Evet, borazan çalınacak, ölüler çürümez olarak dirilecek, ve biz de değiştirileceğiz. (1.Korintliler 15:51-52)
Yine Pavlus şöyle yazıyor:
Görevim, Tanrı’nın sözünü, yani geçmiş çağlardan ve kuşaklardan gizlenmiş, ama şimdi O’nun kutsallarına açıklanmış olan sırrı eksiksiz duyurmaktır. Tanrı, kendi kutsallarına bu sırrın uluslar arasında ne denli yüce ve zengin olduğunu bildirmek istedi. Bu sırrın özü şudur: Mesih içinizdedir. Bu da size yüceliğe kavuşma umudunu veriyor. (Koloseliler 1:26-27)
Tanrı’nın açıkladığı gizemler vardır. Bizim anlayışımıza karşı örtülü olan başka gizemler de vardır. Pavlus, evlilikte bir erkek ve bayanın bir olduklarından bahsederken sözlerine şunu da ekliyor:
Bu sır büyüktür; ben bunu Mesih ve kilisyle ilgili olarak söylüyorum. (Efesliler 5:32)
Geçenlerde biri bana şunu sordu: “R.C., ışığın saniyede 300.000 km hızla ilerlemesini sağlayan şey nedir?” Afallamıştım. Bu soruya belki fizikçiler veya gökbilimciler yanıt verebilir. Ben veremem. Işığın bu hızla ilerlediğini biliyorum fakat neden bu hızla ilerlediğini bilmiyorum. Bu hareketin özünün, binlerce yıldır filozofları ve bilim adamlarını hayrete düşürdüğünü de biliyorum. Gerçeğin bizi şaşırtan birçok yönü vardır ancak, bizim onları anlayamamamız onları gerçeklikten aşağı kılmaz.
Belirgin bir nedenden ötürü gizem, çoğu zaman çelişki ile karıştırılır. Her ikisi de hemen anlaşılamamaktadır. Aradaki fark ise, gizemin daha fazla bilgiyle anlaşılabilir olması fakat gerçek bir çelişkinin asla anlaşılamaz olmasıdır. Çelişkileri anlayamayız çünkü çelişkiler aslen anlaşılamazlardır. Ne kadar zeki olursa olsun hiç kimse bir çelişkiyi asla anlayamaz.
Artık, Üçlü Birliğin zihin karıştıran bir gizem olduğunu hiç kuşkusuz kabul ediyorum. Bir varlığın üç kişiliği nasıl içerebileceğini anlamadığımız için, Üçlü Birlik bizim için gizemlidir. Bizler, bir varlığın bir kişiliğe eşit olduğunu düşünmeye alışkınız. Benim bu dünyada tanıdığım her birey, farklı bir varlıktır. Bununla birlikte, varlık kavramında, bizim böyle bir varlığı tek bir kişilikle sınırlamamızı gerektiren bir şey yoktur. Böyle düşünmemizin nedeni, bir kişinin bir varlık içermekte olduğunu düşünmeye alışmış olmamızdır.
Mesih’in kişiliği üzerinde düşündüğümüz zamanda da aynı türden bir gizemle karşılaşmış oluyoruz. Mesih konusunda kilise, iki doğayı bir kişiye yüklemektedir. Mesih’te, bir insan doğasına bir de tanrısal doğaya sahip bir kişiyle karşılaşırız. Tekrar söylüyorum, bu durum bizim anlayış yapımıza ters düşer. İki farklı doğaya veya öze sahip bir kişi düşüncesi, tecrübemize yabancıdır. Fakat, tek bir kişinin iki doğaya sahip olmasını gerektiren bir mantık kuralı yoktur.
Tekrar ediyorum, kilisenin Üçlü Birlik formülünün zorunlu nedenlerinden birisinin, öncelikle, Hıristiyanlığa karşı olanlarla kilise arasındaki sınırı belirlemek olduğunu unutmayalım. Kilisenin, bir taraftan triteizime (çok tanrıcılığın bir biçimi olan, üç tanrıya inanan görüş), diğer taraftan da Mesih’in ve Kutsal Ruh’un tanrılığını reddeden üniteryanizme karşı kendisini koruması gerekiyordu.
Kilise, 451 yılında yapılan Kadıköy Konseyi’nde bu sınırları koydu. İsa’nın vere homo (tamamen insan) ve vere deus (tamamen Tanrı) olduğunu beyan eden kilise, Mesih’in tam tanrılığını reddeden görüşler ile Mesih’in tamamen insan olduğunu reddeden görüşler arasında bir yön çiziyordu.
Ben teoloji okulunda öğrenciyken, daha sonra Yale Divinity School’da (Yale İlahiyat Okulu’nda) Dekan olan bir teoloji profesörü, düşüncesini bana şöyle demişti: “Delikanlı, eğer Kadıköy Konseyi’nin sınırları dışına çıkmak istiyorsan, Hıristiyanlık karşıtı olan taraflardan birisini seçmem gerekir.”
Joy
Tue 24 July 2007, 05:04 pm GMT +0300
ÖZ VE KİŞİLİK
Üçlü Birlik formülümüzde, öz (ya da varlık) ile kişilik arasındaki ayırımdan defalarca bahsettik. Bu terimler nereden geldi? Bu terimleri Tanrı’ya uyarladığımızda onları nasıl anlamamız gerekir?
Tanrı’nın özünden bahsederken, Yunan düşüncelerinden bir kavramı ödünç almış oluruz. Bu kavram, varlık kavramıdır. Bazı teologlar bu noktada itiraz ederler. Daha önce de gördüğümüz gibi, İbrani düşüncesinin saflığına putperest felsefesi karıştırdığı için bu kavrama saldırıda bulunulmuştur.
Galiba bazı teologlar Grek diliyle, Kutsal Ruh’un bu dil ile yaşadığından daha fazla sorun yaşıyor. Kutsal Ruh, Tanrı esinini olan Yeni Antlaşma’yı aktarırken, aracı olarak Grekçe’yi kullanmaktan memnundu. Yeni Antlaşma’nın Grekçe’sinde, “varlık” anlamına gelen ousia sözcüğünün birçok biçimiyle çok sık karşılaşırız. Bu sözcük, “olmak” yükleminin etken geniş zaman ortacıdır.
Var olmak kavramı İngilizce için çok önemlidir. İngilizce’de “var olmak” yardımcı fiilini kullanmadan ne kadar şey yazabileceğimizi ve ne kadar konuşabileceğimizi merak ediyorum. İngilizce’deki am, is, are, were, was ve shall gibi sözcüklerin hepsi var olmak kavramından gelmektedir. Var olmak, bir şeyin var olduğunu anlatır. Eski Grek filozofu olan Parmenides, derin anlam taşıyan şu sözlerini kaleme alırken, “Bir şey ne ise odur”, var olmak hakkında bir ifadede bulunuyordu.
Tanrı’nın varlığından veya özünden bahsettiğimizde, Tanrı’nın olduğu şey hakkında konuşmuş oluruz. Tanrı’nın olduğu şeyin, kendi nitelikleri olduğuna inanıyoruz. Tanrı, bir araya getirildiğinde Tanrı’nın varlığını oluşturacak hiçbir bileşene sahip olmayan, tek ve bütün bir varlıktır. Tanrı, iki veya daha fazla parçadan oluşmaz. Öz olarak birdir. İşte bu yüzden kilise, Tanrı’nın Üçlü-Birliği üzerinde durmaktadır. Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki çoğulluk, Tanrı’nın özündeki tekliği reddetmez. Üçlü Birliği, Tanrı’nın üç parçası olduğu anlamında düşünmek, Tanrı’nın birliğinin ve tekliğinin ortadan kaldırıldığı triteizmin hatasına düşmektir. Her ne pahasına olursa olsun, kilise, Kutsal Kitap’ın tek tanrıcılığının bütünlüğünün sağlam kalmasını korumaya çalışmıştır.
Kilise, Tanrı’nın üçlü birliğindeki üç kişiden bahsederken, destek olarak Kutsal Kitap’a başvurur. Kutsal Kitap’ta bu konu için çok önemli olan bazı bölümler vardır.
Joy
Tue 24 July 2007, 05:06 pm GMT +0300
YUHANNA BÖLÜMÜNÜN GİRİŞİ
Hıristiyan tarihinin ilk üç yüzyılında, kilisenin Mesih’in doğası üzerinde düşünmesinin merkezinde, Yuhanna Bölümünün Giriş sözleri –Yuhanna 1:1-18 – yer alıyordu. Yuhanna’nın Mesih için Logos (Söz) kavramını kullanması, teologların düşünme şeklini etkilemişti. Burada, Yeni Antlaşma’nın İsa hakkındaki en soyut ve belki de en derin öğretişiyle karşılaşmaktayız.
Yuhanna Bölümü şu sözlerle başlamaktadır:
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. (Yuhanna 1:1-2)
Göze çarpan bu ifadeler Yuhanna tarafından, Söz (Greçke Logos) hakkında yapılmıştır. İlk ifade, Söz’ün “başlangıçta” var olmasıdır. Yuhanna sözlerine, Söz’ün yaratılışta etkin olduğunu beyan ederek devam etmektedir. “Başlangıçta” sözcüğü, yaratılış zamanını anlatmakta ve Söz’ün dünyanın yaratılışından önce var olduğunu belirtmektedir. Yani, evren var olmadan önce Logos vardı. Teologların, Mesih’in “önceden var olması” diye bahsettikleri şey budur. Hıristiyan teolojisi, genelde, önceden var olmayı sonsuzlukla ilişkilendirir. Yani kilise, Mesih’in eksiksiz tanrılığını kabul ettiğinde, İsa’nın sadece dünyadan önce var olduğunu değil aynı zamanda dünyadan önce, sonsuzluklar boyunca var olduğunu iddia etmektedir.
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’nın önceden var olduğunu kabul ederler fakat sonsuz olduğunu reddederler. Kutsal Kitap Mesih’e “tüm yaratılışın ilk doğanı” ve Baba’nın “biricik Oğlu” dediği için, Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’nın Baba tarafından yaratılan ilk yaratık olduğunu ileri sürüyorlar. O zaman İsa, dünyanın yaratılması işine sonradan ortak olmuş oluyor.
Yuhanna, Logos’un dünyadan önce var olmasından başka şeyler de söylemektedir. Söz’ün Tanrı ile birlikte olduğunu söylüyor. Bu ifadenin iki önemli yönü vardır. İlk olarak, ile birlikte ifadesinin kullanılması dikkatimizi çekiyor. Grekçe’den diğer dillere ile diye çevrilen üç sözcük vardır. Bunlardan ilki, syn- ön eki olarak çevrilen sun sözcüğüdür. (aynı synthesis (sentez), synagogue (sinagog), synchronize (senkronize, eş zamanlı ayarlamak) sözcüklerinde olduğu gibi). Saatlerimizi aynı zamana ayarlarken, saatlerin zamanlarını birbirleri ile karşılaştırırız. Sinagog sözcüğü ise bu ön eki, insanların birbirleri “ile” bir arada olmaları için bir araya gedikleri bir yeri anlatmak için kullanılır.
Grekçe sözcüklerden ikincisi meta sözcüğüdür. Bu sözcük genelde, “yanında” olmak anlamındaki “ile” olarak tercüme edilir. Ben eşimin yanında, onun ellerini tutarak sokakta yürürken, meta anlamında eşim “ile” birlikteyimdir.
Grekçe sözcüklerden üçüncüsü ise, bu üç sözcük arasında en derin anlamlı olanıdır. Bu Grekçe sözcük pros sözcüğüdür. Bu kısa sözcük, “yüz” anlamına gelen Grekçe prosopon sözcüğünün kökü olarak işlev görür. Pros sözcüğünün içerdiği anlam ise, birisiyle yüz yüze bir ilişkiye sahip olmaktır. Yuhanna’nın bölümüne Girişte kullandığı sözcük budur. Yuhanna, Logos’un başlangıçta “Tanrı ile birlikte” olduğunu bildirirken, burada aktarılan düşünce, Logos’un Tanrı ile birlikte yakın, derin ve kişisel bir ilişkide bulunmasıydı.
Bu ifadenin ikinci önemli özelliği ise, Yuhanna’nın burada Söz ile Tanrı’yı belirgin bir şekilde birbirinden ayırmasıdır. Bu da, Tanrı’nın üçlü kişiliğinde ayırım yapmamız gerektiğinin başlıca bir nedenidir. Kutsal Kitap, belirgin bir şekilde Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasında ayırım yapar. Yuhanna 1.Bölüm, bu ayırımın A Delilidir.
Buna rağmen, kesinlikle en çok dikkatimizi çeken şey, Yuhanna’nın üçüncü iddiasıdır. Yuhanna sadece, Söz’ün Tanrı ile birlikte olduğunu söylemekle kalmıyor ve bildirisine şöyle devam ediyor: “ve Söz Tanrı’ydı.”
Burada, Yeni Antlaşma’nın Mesih’in tanrılığı üzerine yaptığı en açık ve net iddia ile karşılaşmaktayız. Oysa, bir önceki ifadesinde Yuhanna, Söz ile Tanrı’yı birbirinden ayırmasına rağmen, şimdi, “olmak” yükleminin bir biçimini kullanarak Logos ile Tanrı arasında bir özdeşlikten bahsediyor. Burada Söz’ün varlığının ve de Tanrı’nın kimliğinin belirlenmesini görmekteyiz.
Kilisenin, Kutsal Kitap’a sadık kalarak, Üçlü Birliğin üyeleri arasındaki var oluşun birliği üzerinde ısrar etmek zorunda kalmasının tek büyük nedeni budur. Kutsal Kitap belirgin bir şekilde, Söz ile Tanrı arasındaki var oluşun özdeşliğini beyan etmektedir. Logos ve Tanrı, varlık veya öz olarak tektirler.
Ancak, Logos ile Tanrı arasında var olan ayırımı kabul etmeye devam etmeliyiz. Bu bölümde iki şey gayet açıktır: 1. Logos ile Tanrı arasındaki var oluşun tekliğini savunmalıyız. 2. Logos ile Tanrı’nın öz olarak tekliğine zarar vermeden aralarındaki farklılığı belirtmeliyiz. Logos ile Tanrı birbirinden ayrı diye, bu ayırım, öze yönelik bir farklılık veya ayırım olmamalıdır.
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, bu metnin açık öğretişinden kaçmak için inanılmaz dil oyunları yapmaktalar. Aslında, metinden kendi görüşlerini elde etmek için metni çarpıtıyorlar. Örneğin Yahova Şahitleri’nin Kutsal Kitap’ı bu metni şöyle tercüme ediyor:
Ve Söz bir Tanrı’ydı.
Yehova Şahitleri’nin kendilerini haklı çıkarmak için kullandıkları gerekçe, hatalı bir dildir. Metindeki belirgin anlam çıkarılmıştır. Grekçe’de belirsizlik harfi yoktur.
Bir ismin yanında belirtme eki olmadığı zaman, eğer anlam gerektiriyorsa belirsizlik eki olan bir sözcüğü eklenebilir. Eğer bu tür bir eklentinin yapılmaması gereken bir anlam varsa, o da bu ayetin anlamıdır. Eğer Mormonlar ve Yehova Şahitleri buraya belirsizlik eki olan bir sözcüğünü eklemek istiyorlarsa, çok tanrıcılığın en aşağı seviyesine düşmektedirler. Eğer Logos, Tanrı değil de, “bir” Tanrı ise, şu aşikar soruyu sormamız gerekir: Kaç tane Tanrı var? Yuhanna Bölümü’nün yazarı hakkında bildiğimiz bir şey varsa, o da Yuhanna’nın tek Tanrı’ya inanan birisi olduğudur.
Birçok Mormon ve Yehova Şahiti buna katılmaktadır. Savunmalarını daha kurnaz bir alana çevirmektedirler. İsa’nın ağzından çıkan ve anlaşılması güç bir satıra dikkat çekerler. İsa, kendisine iftira edenlerle tartıştığı sırada, Yahudiler
Şöyle yanıt verdiler: “Seni iyi işlerden ötürü değil, küfür ettiğin için taşlıyoruz. İnsan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun.” İsa şu karşılığı verdi: “Yasanızda, ‘Siz ilahlarsınız, dedim’ diye yazılı değil mi? Tanrı, kendilerine sözünü gönderdiği kimseleri ilahlar diye adlandırır. Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez. Baba beni kendine ayırıp dünyaya gönderdi. Öyleyse ‘Tanrı’nın Oğluyum’ dediğim için bana nasıl ‘Küfür ediyorsun’ dersiniz? Eğer Babamın işlerini yapmıyorsam, bana iman etmeyin. Ama yapıyorsam, bana iman etmeseniz bile, yaptığım işlere iman edin. Öyle ki, Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz ve anlayasınız.” (Yuhanna 10:33-38)
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, Yuhanna 1:1’in “ve Söz bir tanrıydı” şeklindeki çevirisini aklamak için bu bölümü göstermektedirler. Burada İsa, içinde ilah sözcüğünün ölümlüler için kullandığı 82.Mezmur’dan bir alıntı yapmaktadır. Bu yüzden Mormonlar ve Yehova Şahitleri, Yuhanna’nın Söz için “bir” tanrıydı demesinin, Yuhanna’nın Giriş’teki amacının Logos’un gerçekten Tanrı olduğunu iddia etmesi anlamına gelmediğini ileri sürmektedirler.
Fakat, eğer Yuhanna 10. Bölümdeki metne daha dikkatli bakarsak, kendisini küfür etmekle suçlayan Yahudiler ile arasında geçen konuşmada İsa’nın, kendi tanrılığını reddetmediğini göreceğiz. Katiyen. Aslında metin, İsa’nın tanrılığının kuvvetli bir şekilde onaylanmasını içermektedir.
Bu tartışmada İsa, kendisine yapılan küfür suçlamasına yanıt vermektedir. Düşmanları, İsa’nın kendisini Tanrı’nın Oğlu olduğunu iddia etmesi üzerine İsa’ya saldırıyorlar. İsa’yı küfür etmekle suçluyorlar çünkü, “insan olduğun halde Tanrı olduğunu ileri sürüyorsun” diyorlar. Burada Yahudiler en azından Mormonların ve Yehova Şahitlerinin kavrayamadıklarını anlamışlardı; İsa, gerçekten de Tanrı olduğunu iddia ediyordu.
İsa’nın verdiği yanıttaki kurnazlık, İsa’nın kullandığı tartışma yöntemi bağlamında anlaşılmalıdır. Burada, klasik bir ad hominem türünden bir tartışma durumu yer almaktadır. Ad hominem yönteminde birisi tartışmayı kişiye karşı yapar. Yani, bir kişi kendi karşıtının görüşünü bir anlığına kabul eder ve bu görüşü mantıksal sonucundan geçirerek görüşün saçmalığını ortaya koyar. ( Bu yöntem reductis ad absurdum türünde bir tartışma olarak da adlandırılmaktadır.)
Mormonlar ve Yehova Şahitleri, İsa’nın söylediklerini şöyle yorumlamaktadırlar: “Kendime Tanrı’nın Oğlu dediğim için mi beni küfür etmekle suçluyorsunuz? Dinleyin, Davut’un söylediği şeyden başka bir şey demedim. Ben, Eski Antlaşma’da ‘ilahlar’ diye adlandırılan yaratıklardan daha ilahi değilim.”
Yuhanna 10. Bölümün bu yorumuna göre İsa, “ilah” kelimesi gerektiği gibi Tanrı anlamını taşımadığı için, küfretmekle suçlanmaktan kurtulmaktadır.
Fakat İsa’nın tartışmada vurguladığı nokta bu değildi. İsa’nın söylediği şeylerin anlamı şuydu: “Eğer Davut’un ‘Siz İlahlarsınız, Yüceler Yücesi’nin oğullarısınız hepiniz’ (Mezmurlar 82:6) demesi küfür sayılmıyorsa, o zaman Baba’nın biricik oğlunu anlatmak için Tanrı sözcüğünü kullanmak hiç de küfür sayılmaz. Yani, eğer İsrail’in çocuklarına Tanrı’ya küfür etmeden, en basit anlamıyla Tanrı çocukları deniliyorsa, o zaman eşsiz bir şekilde Tanrı’nın Oğlu olan Kişi’ye Tanrı demek hiç de küfür sayılmaz.”
Aynı paragrafta İsa, dünyaya Babası tarafından gönderildiğinden bahsetmekte ve ardından kendisinin Babası ile bir olduğunu belirtmektedir: “Baba’nın bende, benim de Baba’da olduğumu bilesiniz.”
Yuhanna 1:1’e döndüğümüzde, bu ayetin “Ve Söz bir Tanrı’ydı” şeklinde tercüme edilmemesini mecbur kılan bir başka neden görürüz. Eğer Mormonlar’ın ve Yehova Şahitleri’nin yürüttüğü mantığı takip edersek, aynı anda ve aynı şekilde, Yuhanna’nın en kötü türden çifte anlam ifade etmekten ötürü suçlu olduğu sonucuna varmak zorunda kalırız. Bu çift anlamlılığın mantıksal hatası, bir tartışma veya mantık yürütme sırasında terimlerin varsayımlarındaki anlamlar değiştiği zaman ortaya çıkar. Yuhanna şöyle yazıyor:
Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.
Belirtme eki ile veya belirtme eki olmadan, Yuhanna’nın tutarlı bir sonuca varması için, Tanrı sözcüğü metin boyunca anlamını koruması gerekir. Eğer ilk ifadede Tanrı sözcüğü Tanrı’nın kendisi anlamına geliyorsa, o zaman Yuhanna başka bir anlam amaçlamadığı sürece, aynı anlam ikinci ifadeye de uyarlanmalıdır. Eğer Mormonlar’ın ve Yehova Şahitleri’nin iddiasının ardından gidersek, Tanrı sözcüğüne bir ve aynı cümlede, birbirinden tamamen farklı anlamlar yüklemek zorunda kalırız.
Tüm bunlara, Yuhanna’nın hemen ardından, her şeyin Logos aracılığıyla yaratıldığını beyan ettiği ifadesini eklediğimizde, Yuhanna’nın Logos ile Yaratıcı Tanrı’yı bir tuttuğuna dair geride hiçbir şüphe kalmaz.
O zaman Yuhanna 1:1’in, Logos ile Tanrı arasında, bir anlamda ayırım olduğunu ve başka bir anlamda ise bir özdeşlik olduğunu görmemizi istediği sonucuna varıyoruz.
Joy
Tue 24 July 2007, 05:12 pm GMT +0300
İBRANİLERİN KİŞİ SÖZCÜĞÜNÜ KULLANIMI
Üçlü Birlik formülü, Üçlü Birliğin üyelerinin öz olarak değil de kişilik olarak farklılığını belirtmeye çalışırken, mantıksal gerçeklerinden ötürü İbraniler Bölümü’ne de değinir. İbraniler yazarı şöyle yazmaktadır:
Tanrı eski zamanlarda peygamberler aracılığıyla birçok kez ve çeşitli yollardan atalarımıza seslendi. Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğluyla bize seslenmiştir. Oğul, Tanrı yüceliğinin parıltısı ve O’nun varlığının öz görünümüdür. Güçlü sözüyle her şeyi devam ettirir. Günahlardan arınmayı sağladıktan sonra, yücelerde ulu Tanrı’nın sağında oturdu. (İbraniler 1:1-3)
İbraniler Bölümü’nün yazarı burada Mesih’i, “Tanrı yüceliğinin parıltısı, O’nun varlığının öz görünümü” olarak tanımlamaktadır. Baba’nın kişiliği ile bu Kişinin öz görünümü olan Oğul arasında bir ayırım görmekteyiz. John Calvin bu metni şöyle yorumlamaktadır:
Elçi, Tanrı’nın Oğlu’nu “O’nun varlığının öz görünümü” diye adlandırırken (İbraniler 1:3), şüphesiz Baba’ya, Oğul’dan farklı olduğu bir mevcudiyet yüklemektedir. (Institutes (Esaslar), I/X/2).
Joy
Tue 24 July 2007, 06:31 pm GMT +0300
KİŞİ, MEVCUDİYET VE HİPOSTAZ
Calvin’den yapılan alıntıda, Calvin’in, teoloji dilinde çok sık karşılaştığımız bir teknik sözcük kullanması dikkatimizi çekiyor. Bu sözcük, mevcudiyet sözcüğüdür.
İngilizce’de birbiriyle yakından alakalı olan fakat birbirlerinden ayırt edilebilen üç sözcük vardır. Bunlar essence (öz), existence (var oluş), subsistence (mevcudiyet).
Benimle aynı mesleği yapmayan kişiler tarafından bana sıklıkla yöneltilen soru şudur, Var oluşçuluk ne demektir? Herkes var oluşçuluk ifadesini duymuştur ve birçok kişinin de bu ifadenin anlamı hakkında belli belirsiz bir bilgisi vardır. Var oluşçuluk ifadesinin, edebiyatta, tiyatroda, sinemada ve diğer sanatlarda da genişçe belirtilen bir mizacı vardır.
Var oluşçuluğun yirminci yüzyıldaki en önemli sözcülerinden birisi, 1980 yılında ölmüş olan Fransız yazar Jean-Paul Sartre’ydi. Sartre, var oluşçuluk hakkında bir tür özdeyiş, meşhur bir deyim icat etmişti. Bu deyim, şu şekilde tercüme edilmişti, “Var oluş, özden önce gelir.” Amacımız gereği, bu deyimin tüm felsefi önemini göz ardı edebiliriz. Şu anda üzerinde durduğumuz konu için önemli olan şey, bu deyimin var oluş ile öz, ya da var oluş ile varlık arasında kesin bir ayırım yapmasıdır.
Genel konuşma tarzımızda çoğu zaman var oluş ifadesini, varlık sözcüğün yerine kullanırız. İnsanların var olduğunu, Tanrı’nın var olduğunu söyleriz. İnsanların varlıklar olduğunu ve Tanrı’nın bir varlık olduğunu söyleriz. Kendimize insani varlıklar, Tanrı’ya da Yüce varlık diyerek, insanların varlığı ile Tanrı’nın varlığını birbirinden ayırırız. Bunu yapmamızın nedeni, Tanrı’nın bizden daha Yüce bir seviyede olduğunu kabul etmemizdir. Bizler yaratılmış varlıklarız. Bizler bağlı, türetilmiş, sınırlı ve değişken varlıklarız. Kısacası, bizler yaratıklarız. Tanrı, bir yaratık değildir. Tanrı yaratılmamış, bağımsız, türetilmemiş, sınırsız ve değişmezdir. Fakat Tanrı bir varlıktır.
Tanrı’nın “var olduğunu” söylediğimizde, Tanrı’nın gerçekten var olduğunu ifade ederiz. Fakat Tanrı’nın var olduğunu söylemenin uygun olmadığı bir teknik anlam vardır.
Bu sizi şaşırtabilir. Herhangi bir şekilde, Tanrı’nın varlığının gerçekliğini sorgulamıyorum. Fakat Tanrı’nın varlığı sadece “var olmak”tan daha yücedir.
Var olmak ifadesinin Latincesi, “-den dolayı bulunmak” anlamına gelen exsistere sözcüğüdür. (ex-, “-den dolayı” ve sistre, “bulunmak” anlamına gelir). Var olan şeylerin “-den dolayı bulundukları” şey nedir? Aslında kavram şöyledir: var olmak, var olduğundan dolayı bulunmaktır. Bu, var olmanın, tamamen varlığından dolayı bulunmak olduğu anlamına gelmez. Eğer bizler tamamen varlığımızdan dolayı bulunuyor olsaydık, var olmazdık. Tamamen var olduğundan dolayı bulunan şey, var olmamak veya hiç olmaktır.
“-den dolayı bulunmak” demek, bir ayağın var olmakta diğer ayağın ise var olmamakta olmasıdır. Bu anlaşılması zor olan ayırımın tüm amacı, sınırlı ve değişken olan yaratılmış varlıklara yer açmaktır. Bizim varlığımız, saf varlık değildir. Bizler, hem gerçek hem de muhtemeliz. Her zaman değişiyoruz. Fakat Tanrı değişmez. Olası değildir. Saf gerçektir. Sonsuza dek olduğu Kişidir. Aynı Musa’ya da dediği gibi, “BEN BEN’İM.”
Durum iyice karışıyor (sanki yeteri kadar karışmamış gibi). Mevcudiyet sözcüğü anlaşılması zor olan bir başka farklılık yaratmaktadır. Bu sözcüğün İngilizcesi subsistence sözcüğüdür. Subsist sözcüğünün anlamı tam olarak, bir şeyin “altında bulunmak”tır. Teolojideki anlamı ise, varlıktan dolayı bulunmak değil, varlığın altında bulunmaktır.
John Calvin ve diğer teologlar, Üçlü Birlik’teki kişiliklerden bahsederken, Üçlü Birlik’te bir öz (varlık) ve üç mevcudiyet olduğunu ifade etmektedirler. Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki üç kişilik, tanrısal özün altında bulunmaktadır.
Üçlü Birlik formülündeki kişi sözcüğünün Latincesi, persona kelimesidir. Bu sözcük, per- (“aracılığıyla”) ön eki ve sono kökünden oluşmaktadır. Roma tiyatrosunda bir persona, oyuncuların onun aracılığıyla konuştuğu bir maskeydi. Tiyatro dünyasının işareti olan maske sembollerini hepimiz görmüşüzdür. Komedi oyununu gülen yüz maskesi, dram oyununu da ağlayan yüz maskesi temsil etmektedir.
Kökü tiyatro diline ait olduğu için, persona sözcüğünü teolojide kullanma konusunda büyük çaba sarf edilmiştir. Yeni Antlaşma’da bulunan ve Latince’ye persona, diğer dillere kişi diye çevrilen Grekçe sözcük, hypostasis sözcüğüdür. Bu yüzden, Üçlü Birlik’ten bahsettiğimizde, “Tanrı’nın üçlü kişiliğinin hipostatik birliği”nden bahsetmiş oluruz.
Calvin, İbraniler 1.bölüm üzerinde daha fazla yorum yaparak şöyle yazmaktadır:
Tanrı’nın tek, bölünmemiş, tam kutsallıkta ve bölünme veya azalma olmaksızın, tamamen kendisinde içerdiği öze, Tanrı’nın öz görünümü (kişiliği) demek uygun olmaz, hatta saçma olur. Fakat Baba Tanrı, kendisine özgü özellikleri ile farklı olmasına rağmen, kendisini tamamen Oğul’da göstermiş olduğu için, kusursuz bir nedenden ötürü, Tanrı’nın kendi kişiliğini (hypostasis) Oğul’da gösterdiği söylenmektedir. (I/XIII/2).
İbraniler bölümünde Mesih’in “Tanrı yüceliğinin parıltısı” olarak tanımlandığı ayete ilişkin, Calvin daha fazla şey söylemektedir:
Elçinin sözlerinden çıkarılacak doğru anlam, Baba’nın Oğul’da parlayan, uygun bir mevcudiyeti (hypostaisis) olduğudur. Tekrar ediyorum, buradan da, Oğul’un kendisini Baba Tanrı’dan ayıran bir mevcudiyeti (hypostasis) olduğu sonucuna varmak kolaydır. Aynı şey Kutsal Ruh için de geçerlidir. Bu yüzden Kutsal Ruh’un hem Tanrı hem de Baba Tanrı’dan ayrı bir mevcudiyete sahip olduğunu doğrudan göstereceğiz. Üstelik bu farklılık, özde olan bir farklılık değildir. Çünkü böyle bir farklılık birçok kişiye saygısızlık olur. O zaman, eğer Elçinin tanıklığına güveniyorsak, buna göre Tanrı’da üç kişilik (hypostases) vardır. Latinler, Grekçe hypostasis sözcüğü ile ifade edilen şeyi ifade etmek için persona sözcüğünü kullanmışlardır. Bu sözcük, tartışma yaratacak kadar fazla bir titizlik, hatta terslik yaratır. En doğru tercüme mevcudiyet olmalıdır. (Esaslar, I / XIII / 2).
Hıristiyan kilisesinin üçlü-birlik Tanrısı’na olan inancını bildirmesindeki amacının, Tanrı’nın üçlü kişiliğinde üç değil, tek bir öz veya varlık olduğunu, fakat üç farklı kişiliğin mevcut olduğunu söylemek olduğunu görmekteyiz. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adları, Tanrı’nın özündeki bölmeleri değil, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki kişisel ayrımları ifade etmektedir.
Umarım okuyucular bu tartışmaya uzak kalmamıştır. Daha da önemlisi, umarım Kutsal Ruh üzerine yapılan tartışmanın önemini görmektedirler. Birçok imanlı, teolojik konuşmaları uzman teologlara bırakmaktan ve hayatını bir Hıristiyan hayatı olarak sürdürmekten hoşlanır. Fakat teolojik fikirlerin üretildiği yüzyıllar, temelde doğru inançlar olmadan Hıristiyan hayatının doğru bir şekilde sürdürülmediğini açıkça göstermiştir. Her Hıristiyan’ın teoloji eğitimi almış bir uzman olması gerekmez fakat her Hıristiyan’ın tapındığımız Tanrı’nın doğasını anlaması gerekir. (Tanrı’yı bütün aklımızla sevmemiz gerekiyor.) Bazen anlamak kolaydır, aynı günahkarın kendi ihtiyacını ve Tanrı’nın merhametini görüp tam bir içtenlikle “Rab, bir günahkar olan bana merhamet et” dediğinde olduğu gibi. Ancak, kafaların bazen daha çok çalışması gerekir. Tanrı ve Kutsal Ruh hakkında ileri sürülen birçok zıt görüş ve ifadelerin ortasında, kafanın çalışması gereklidir.
Eğer Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un Tanrı olduğuna, fakat Oğul’un Baba, Ruh’un da Oğul olmadığını ve her birinin kendine has mevcudiyeti olduğunu kabul edebiliyorsak, Üçlü Birlik hakkında hiçbir teknik teolojiye sahip olmadan da yolumuza devam edebiliriz.
Yaratılış ve kurtuluş tasarısında, Tanrı’nın üçlü kişiliğindeki bazı kişiliklerin diğerine boyun eğmesinden bahsederiz. Örneğin, Oğul olan Tanrı, Baba Tanrı ile sonsuzluğa ortak ve ortak öze sahip olmalarına rağmen, kurtuluş işinde Oğul’u dünyaya gönderen kişi Baba’dır. Oğul, Baba’yı göndermez. Benzer şekilde Kutsal Yazılar, Oğul’un Baba’ya değil, Baba’nın Oğul’a baba olduğunu söylemektedir.
Benzer şekilde, Kutsal Ruh’un, Baba ve Oğul tarafından gönderildiğine ve onlardan çıktığına inanırız. Kutsal Ruh, Baba’yı veya Oğul’u göndermez. Ne Oğul ne de Baba, Kutsal Ruh’tan çıkmıştır. Kurtuluş işinde, Oğul’un Baba’ya boyun eğdiği gibi, Kutsal Ruh da hem Baba’ya hem de Oğul’a boyun eğer.
Kurtuluş işinde boyun eğmek demek, daha aşağıda olmak demek değildir. Oğul ve Kutsal Ruh, Baba ile ve birbiriyle, varlıkta, yücelikte, saygıda, güçte ve değerde eşittir.
timoteos
Wed 25 July 2007, 12:28 pm GMT +0300
Haymatlos Rablerin Rableri tanrıyı yüceltmek için söyleniyor çünkü Tanrı insandan kendini yüceltmesini istiyor ki yüceltilmeye ve övülmeye layıktır. evet anlamı da eski dilde efendidir.. benim evimde büyük larousse ansiklopedisi var şimdi baktım 2. anlam olarak vermiş bunu..eski dilde Rab kelimesinin bir anlamı da efendidir. İncilde bu şekilde övülüyor ve biz de böyle yapıyoruz.
Va. 17:14 Kuzu'ya karşı savaşacaklar, ama Kuzu onları yenecek. Çünkü Kuzu, rablerin Rabbi, kralların Kralı'dır. O'nunla birlikte olanlar, çağrılmış, seçilmiş ve O'na sadık kalmış olanlardır."
Joy
Wed 25 July 2007, 04:55 pm GMT +0300
YARATILIŞTA KUTSAL RUH
Yaratıcı Kutsal Ruh, yardımı aracılığıyla
dünyanın temelleri kuruldu.
Gel, uğra alçak gönüllü her akla;
Gel, dök sevincini tüm insan soyuna.
LATİN İLAHİSİ, “Veni Creator Spiritus”
Korint’teki kilise, topluluk içerisindeki düzensizlikten ötürü rahatsızlık duyuyordu. Kutsal Ruh’un armağanları, özellikle de bilinmeyen dillerde konuşma armağanı, yanlış ve kötüye kullanılıyordu. Korint’te meydana gelen şey, açıkçası, herkese açık bir karizmatik kavgası olarak tanımlanabilir.
Elçi Pavlus, kilise önderine yakışır bir önderlikte ve öğütte bulunmak için Korint’teki kiliseye en az iki önemli mektup yazdı. İlk mektubunun üç bölümü boyunca Pavlus, ruhsal armağanların düzenli bir biçimde kullanılmasının önemini vurgulamaya çalıştı. Şöyle dedi,
Ancak her şey uygun ve düzenli bir biçimde yapılsın. (14:40)
Ben, Presbiteryen-Reform geleneği olarak bilinen bir gelenekçiyim. Presbiteryanlar’ın kültürel görünümü, kendiliğinden meydana gelen en küçük ruhsal işarete bile yüzünü buruşturan, ağırbaşlı ve gelenekçi kilise sakinlerinden oluşmaktadır. Bu durumu anlatan bir fıkra vardır:
Bir uzaylı dünyaya gelip üç kiliseyi ziyaret etmiş. Kiliselerden ilki Metodist, ikincisi Baptist, üçüncüsü ise Presbiteryan kilisesiymiş. Uzaylı geri dönüp topladığı bilgileri üstlerine aktarırken şöyle demiş, “Metotist kilisesine gittiğim zaman duyduğum tek şey, ‘Ateş! Ateş!’ oldu. Baptist kilisesine gittiğim zaman duyduğum tek şey ‘Su! Su!’ oldu. Presbiteryen kilisesine gittiğim zaman ise duyduğum tek şey ‘Düzen! Düzen!’ oldu.”
Bazen Presbiteryanlar, 1.Korintliler’de, “Ancak her şey uygun ve düzenli bir biçimde yapılsın.” cümlesinden başka bir cümle okumamış gibi görünüyor. Kilise hayatında, düzenden başka şeyler de olması gerekir. Yine de, Korintli kilisenin düzensizlik sorunuyla uğraşmış olduğu tarihsel gerçeğinden de kaçamayız. Görünüşe göre bu durum, Pavlus’un mektuplarının çabaları ile düzelmemişti. Bir sonraki mektup Korint’e, Korintliler’e mektubu tekrar okuyup Pavlus’un öğütlerine itaat etmelerini rica eden Yoldaş aracılığıyla, Roma gözetmeni aracılığıyla gönderilmişti.
Pavlus, Korint’teki bu düzensiz durumu dile getirirken şu önemli gözlemi yapıyordu:
Çünkü Tanrı karışıklık değil, esenlik Tanrı’sıdır. (1.Korintliler 14:33)
Elçinin bu ifadesi, teolojik anlamlarla doludur. Bu köprü kuran ilkeyi ortaya koyarken Pavlus’un aklından neler geçtiğini merak ediyoruz. Her şeyin uygun ve düzenli biçimde yapılsın diye verdiği buyruğun şu ilkeye dayandığı gayet belirgindir: düzensizlik ve karmaşa, Tanrı’nın karakterine uygun değildir. Düzensizlik, karmaşa, uyumsuzluk, karışıklık. Bu şeyler, Tanrı’nın karakteriyle uyuşmaz. Bu özellikler, Yaratıcıdan değil günaha düşmüş yaratıklardan çıkar.
Pavlus, Tanrı’nın neyin Tanrısı olduğundan ve Tanrısı olmadığından bahsederken büyük bir ihtimalle Tanrı’nın yaratılışın başındaki çalışma yöntemini düşünüyordu.
Yaratılış 1.bölümdeki yaratılış hikayesinin merkezinde, Tanrı’nın tüm karmaşa ve karışıklık tehdidine karşı kazandığı zafer yer almaktadır. Bu düşüncenin merkezinde de, Kutsal Ruh’un yaratılıştaki görevi yer almaktadır.
Yaratılış bölümünün giriş cümlelerinde şu sözler yer almaktadır:
Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. (Yaratılış 1:1-2)
Yaratılış bölümünün ilk ayeti, evrenin yaratılışında Tanrı’nın ilk adımı attığı açıklamaktadır. “Başlangıçta” sözcüğü gerçek anlamıyla algılanmalıdır. Bu ayet, Tanrı’nın dünyayı yoktan var edişindeki (Latince, ex nihilo) kudretli gücünü anlatmaktadır. Bu tanım, Tanrı’nın önceden var olan maddeye biçim veya şekil vermesini betimleyen bir tanım değildir. Tanrı’nın tanrısal eylemi, yoktan bir şey var ediyordu, bu eylem sadece Tanrı’nın yapabileceği bir eylemdir.
İnsan olan sanatçıların veya müzisyenlerin armağanlarını ve yeteneklerini tarif etmek için yaratıcı sözcüğünü kullanırken, bu terimi en fazla, benzetme için kullanırız. Hiçbir insani varlık, Tanrı’nın yaratıcı olduğu anlamda yaratıcı olma gücüne sahip değildir. Tüm yaratıcı insanlar, kendi yarattıklarını sergilemek için, var olan bazı maddeler kullanırlar. Yaratıcı bir sanatkar sözcüklere, notalara, boyalara yeni ve göze çarpan bir biçimde şekil verebilir fakat ex nihilo yapamaz.
Yaratılış bölümünün, “yaratmak” için kullandığı İbranice sözcük, Eski Antlaşma’da sadece Tanrı’yı ve Tanrı’nın işini anlamak için kullanılan bara sözcüğüdür. Bu sözcük, asla insani varlıklar için kullanılmaz.
Yaratılış 1.Bölümün ikinci ayetinde, tartışma yaratan bir ifadeyle karşılaşıyoruz:
Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı.
Bu ayeti tartışmalı yapan şey, tanımlayıcı şu üç terimin olmasıdır, şekil olmaması, boş olmak, karanlık. Bir anlığına bu sözcüklerin önemini düşünün. Şekilsizlik, boşluk ve karanlık sözcükleri sizde neleri çağrıştırıyor? Bu sözcüklerde kötü olan bir şey var. Bu özellikler bizi korkutuyor.
Bu terimlerin kötü bir özelliği olduğundan dolayı, bu terimlerin varlığını ifade etmek için birçok teori ortaya atılmıştır.
Eleştirici bilginler, bu sözcüklerin içinde, Yaratılış öyküsündeki efsanenin unsurlarının varlığını görmektedirler. Eskilerde yaşayan birçok kişi, dünyanın yaratılışını, karanlığın güçleri ile ışığın güçleri arasındaki evrensel bir mücadele olarak görüyordu. Babil efsanesine göre yaratılış, karmaşa canavarı ile deniz canavarları arasındaki başlangıçta var olan mücadelenin bir sonucuydu.
Yaratılış 1:2 üzerinde yapılan, oldukça yeni ve geniş çapta meşhur olan görüş, Gap Theory (Boşluk Teorisi) veya Restitutian Hypothesis (Onarma Hipotezi) diye adlandırılan görüştür. Bu görüşe göre, Yaratılış 1. Bölümün sadece ilk ayeti gerçek tanrısal yaratılış işini anlatmaktadır. Birinci ayetten sonraki ayetler ise, Tanrı’nın bozulmuş olan bir evreni kurtaran onarışının bir tasviridir. Yani, birinci ayet ile ikinci ayet arasında büyük bir zaman aralığı, belki de milyonlarca yıl, olmuştur. Bu zaman aralığında gerçek evren yağmalandığı gibi, Lucifer ve onun meleklerinin düşüşü de bu zaman aralığında olmuştu.
Bu teorideki ana düşünce, 2.ayetteki -tu ekidir. Kutsal Kitap’ın birçok çevirisinde “Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu” diye yazar. Boşluk Teorisini savunanlar, bu ayette bulunan İbranice yüklemin tam olarak tercüme edildiği taktirde halini almak şeklini alacağını düşünmektedir. Dolayısıyla bu ayeti şöyle çevirirler:
Yeryüzü şekilsiz ve boş bir hal aldı.
İkinci ayetin bu tercümesi, günahın sonucu olarak evrenin parçalanıp karmaşaya dağıldığını ifade etmektedir.
Boşluk Teorisi, korkutucu terimler olan şekilsizlik, boşluk ve karanlık terimlerinin varlığına uygun bir açıklama getirdiği için, birçoklarına cazip gelir. Bu teori aynı zamanda, evrenin milyonarca yıl yaşında olduğunu ileri süren bilimsel teori ve kanıtların tam tersine, Yaratılış Bölümünün oldukça yeni bir başlangıcın yaşam durumunu anlattığına inananlar için bir kaçış yolu sunmaktadır.
Bilim ile din arasındaki gerilim, Başpiskopos Ussher’in yaratılışı tarihlendirme girişimiyle şiddetlenmiştir. 1600’larda yaşamış olan İrlandalı piskopos Ussher, Kutsal Kitap’ta yer alan soylar üzerinde matematiksel olarak çalışarak, dünyanın yaratılışının M.Ö. 4004 yılında meydana geldiğini hesaplamıştı. (Yaratılış Bölümünün ilk sayfasının üst bölümüne bu tarihin yazılmış olduğu, Kutsal Kitap basımları bile gördüm)
Kutsal Kitap’ın yaratılış tarihi hakkında ne kesin ne de yaklaşık bir bilgi vermemesi gerçeğine rağmen birçok Hıristiyan, dünyanın M.Ö. 4004 yılında yaratılmış olduğu öğretişi ile büyüdü. Bu kişiler. bu tezlerini çağdaş bilimin saldırılarından korumak için de, Boşluk Teorisi kervanına katıldılar.
Boşluk Teorisinin doğru olduğuna inanmıyorum. Bu teorinin, bazı ciddi zayıflıkları var. İlk olarak, konu olan İbranice yüklemin -tu eki yerine halini aldı şeklinde tercüme edilmesi mümkün olmasına rağmen, bu yüklemin Eski Antlaşma’daki kullanımı daha çok -tu ekinden yana ağır basmaktadır. İkinci olarak bu teori, bilimle yapılan ve bana göre Ussher’e özgü tahminler dışında bir şey için gerekli olmayan bir tartışmadan doğan, yapay bir buluşu anımsatıyor. Son olarak da, Yaratılış Bölümünün çok önemli olan gerçek yaratılış işine sadece bir ayet ayırması ve aniden, hiçbir uyarı ve açıklama yapmadan çok önemli evrensel olayların olduğu milyonlarca veya milyonlarca yılı onlar hakkında hiç bahsetmeden atlamasına inanamıyorum. Diğer bir değişle, Yaratılışın gayet açık olan giriş ayetleri, birbirine bağlı bir dizi birleşik olayı göstermektedir.
Ben, Yaratılış Bölümünün giriş ayetlerinin, yaratılış aşamalarının tanımı olarak yorumlanması gerektiği ve bu yüzden 2. ayetteki özelliklerin düzensiz ve tamamlanmamış yaratılışı ifade ettiği kanısındayım. Bu ayet, yeryüzünün son haline ulaşmadan önce bulunduğu başlangıç aşamasındaki durumunu tasvir etmektedir.
İkinci ayetin ilk kısmını anlamamıza rağmen, elimizde hala şu sorular vardır: Tanrı, yaratma işini nasıl sergiledi? Kutsal Ruh’un görevi neydi?
Yaratılışın nasıl olduğu konusunda elde edebileceğimiz tek ipucu 3. ayette yer almaktadır:
Tanrı, “Işık olsun” diye buyurdu ve ışık oldu.
Yaratılıştaki güç, Tanrı’nın buyruğunun gücünde bulunmaktadır. Yüzyıllar önce Augustine, yaratılış hakkında yazılar yazdı. Augustine, Tanrı’nın yaratıcı gücünün kaynağının “Tanrısal Emir”de yer aldığını söylüyordu. Emir sözcüğünün Latincesi “olmak” sözcüğünün emir kipidir. Tanrı, dünyayı kendi buyruğunun saf kuvvetiyle yarattı. Emir cümlesiyle konuştu – “Olsun!” – ve oldu.
Tanrı’nın yaratıcı gücünü, tüm yaratılanlara ait yaratıcılıktan ayıran şey budur. Hiçbir ressam, ne tuvale ve boyaya sadece konuşarak bir şaheser yaratabilir, ne de tuvali ve boyayı yoktan var edebilir. Hiçbir besteci, nefesli çalgılara ve müzik aletlerine bağırarak bir senfoni oluşturamaz.
İsa, Lazar’ı ölümden nasıl diriltti? İsa, mezara gidip kalp masajı yapmadı. Belli bir mesafeden Lazar’ı yaşama çağırdı. İsa’nın ağzından bir buyruk – tanrısal bir emir – çıktı, “Lazar, dışarı çık!”. İsa’nın ağzından çıkan ses ile, Lazar’ın kafatası içindeki beyin dalgaları harekete geçti. Lazar’ın kalbi atmaya, kanı ise yeniden damarlarında akmaya başladı. Soğuk ve cansız olan ölü bedeni kıpırdamaya başladı ve Lazar, ölüm bağını kopardı. Tüm bunlar, Tanrı’nın Beden almış halinin saf buyruğuyla oldu.Tanrı’nın yaratma işinde ele ve ayaklara ihtiyacı yoktu. Aletlere de ihtiyacı yoktu. Tanrı, Arşimet kaldıracını kullanmadan da dünyayı hareket ettirebiliyordu. Sesi yeterliydi. Tanrı konuştu ve yerine geldi. Yoktan bir şeyler var edildi.
Joy
Wed 25 July 2007, 04:57 pm GMT +0300
KANAT GEREN RUH
Tanrısal emrin yanında, Kutsal Ruh tanrısal “kanat gerişi” de vardı. Yaratılış şöyle yazmaktadır:
Tanrı’nın Ruh’u suların üzerinde dalgalanıyordu. (Yaratılış 1:2)
Bazen “dalgalanmak” bazen de “kanat germek” olarak tercüme edilen Yaratılış 1:2’deki bu sözcüğün İbaranicesi’nin tam anlamının ne olduğu konusunda bir soru işareti vardır. Bu sözcük, Eski Antlaşma’da sadece iki yerde daha görünmektedir. Bu sözcük, Yeremya 23:9’da karşımıza çıkmaktadır:
...Yüreğim paramparça, Bütün kemiklerim titriyor... [vurgu eklentidir].
Buradaki sözcük, sallanma veya titreme fikrini aktarmaktadır. Aynı sözcükle Yasanın Tekrarı 32:11’de karşı karşıya geliyoruz:
Yuvasında yavrularını uçmaya kışkırtan, onların üzerinde kanat çırpan bir kartal gibi, kanatlarını gerip onları aldı, ve onları kanatları üzerinde taşıdı. [vurgu eklentidir].
Bir anne kuşun “kanat germe” hareketini düşündüğümüzde, aklımıza annenin yumurtalar çatlamadan önce onları sıcak tutmak için yumurtaların üzerinde oturuyor olması gelir. Ancak Yasanın Tekrarı’nda yapılan betimlemede yumurtalar çoktan çatlamıştır. G.C. Aalders bu konuda şöyle yorum yapmaktadır,
Kanat germek ifadesi sadece, yumurtaların çatlaması ve annenin yavrularını eğitmekle meşgul olması olarak görülmemelidir. Buradaki ifade, yavruları uçmayı öğrenirken annenin yavruları gözetlediğini de anlatmaktadır. Yavrular uçarken sendelediğinde, anne, yavruların altına doğru hamle yapar ve onları düşmekten kurtarır. Tüm bunlar düşünüldüğünde, yine de “dalgalanmak” sözcüğü tercih edilebilir. [2]
Aalders, açıklamasına şöyle devam eder:
O zaman Tanrı’nın Ruhu’nun suların üzerinde dalgalanmasının amacı nedir? Bu davranışın, Kutsal Ruh’un sadece varlığını ifade etmediği ortadadır. Görüldüğü kadarıyla amaç, yaratılmış olan yeryüzü maddesine doğru, Tanrı’nın Ruh’undan çıkan etkin bir gücün ilerlemesidir. Bu etkinliğin Tanrı’nın yaratıcı işiyle doğrudan ilişkisi vardır. Belki de, Ruh’un bu yaratılmış maddeyi koruduğunu ve Tanrı’nın daha ilerdeki yaratıcı işlerini ortaya koyarak, düzensiz dünyanın tamamen düzenli bir bütün halini almasında kullanacağı yaratıcı etkinliği için bu maddeyi hazırladığını söyleyebiliriz.[3]
Yaratılış Bölümündeki “yaratmak” (bara) sözcüğünün tam anlamını düşündüğümüzde, Tanrı’nın, kendi yarattıklarını aynı zamanda kendi gücüyle devam ettirerek her şeyin varlığını sürdürdüğünü de görürüz.
Yaratma işi müzikte bir staccato işi değildir. Yaratma işi, bir başka müzik terimi olan sostenuto gibi devam eder. Müzikteki staccato notalarını kısa, ani ve çarpıcı notalar olarak biliriz. Süreleri kısa ve çabuktur. Uzatılmış nota ise devam eder. Bir devamlılığa sahiptir. Asla kesik değildir. Teorik olarak, tuşa basılı tutulduğu sürece orgdan çıkan ses sonsuza dek sürer. Yaratılış da böyle bir nota gibidir.
Ruh’un işinin bir kısmı da yaratılış üzerinde “dalgalanmak”, nesneleri sağlam tutmaktır. Bu anlamda Ruh’u, tanrısal Muhafız ve Koruyucu olarak görmekteyiz. Ruh, Baba’nın var ettirdiklerini sürdürmek için çalışır.
Yaratılış Bölümündeki bu metnin en çarpıcı yanı, Ruh’un yaratılışın Düzenleyicisi olduğu rolüdür. Ruh, düzensizlikten düzen yaratır. Ruh’un varlığı, karışıklık ve karmaşa olasılığını ortadan kaldırır. Burada Kutsal Ruh’un dünyaya bütünlük getirdiğini görmekteyiz. Bütünlük ile burada ifade ettiğim şey, bir tamlık yapısı, evrenin parçalarının bütün ile bütünleşmesidir. Karmaşa yerine evrene sahip olmamızın sebebi Kutsal Ruh’tur.
Kutsal Ruh’un yaratılıştaki işi ile kurtuluştaki işi arasında belirgin bir paralellik olması dikkate değerdir. Bizleri Kutsallaştıran olarak, yaşamlarında bütünlük sağlamak için kendi çocukları üzerinde dalgalanır. Kutsal Ruh, Tanrı’nın yarattıklarını ve kurtardıklarını düzenler ve korur.
Kutsal Ruh’un suların üzerinde “dalgalanması” durumundaki kadar bir şekilsizlik hiç olmamıştır. Yapılandırılmamış evren, fevkalade bir yapıya ulaşmaktadır. Bu yapının karmaşıklığı bilimsel araştırmanın ilgi odağı haline gelmiştir. Bilimi bile mümkün kılan şey, evrenin tutarlı yasalarla düzenlenmesi ve yönetilmesidir. Bilim adamları, düzensiz ve karmaşık bir dünyada işlerini yapamazlardı.
Kutsal Ruh “dalgalanmadan” önce, tamamlanmış olan evren boşluk ile belirtilmektedir. Yaratılış 1. Bölümünün 2. ayetinin üç betimleyici terimi arasında, insanın ruhunu en çok korkutanı belki de bu terimdir. İnsanın çaresizliği çoğu zaman, boşluğun korkunç duygusu, dalgalanma ve boşluk korkusu olarak ifade edilir. En karanlık ruh haline sahip, karamsar bir var oluşunun ağzından, uçurum, mutlak boşluğun cehennem karanlığı ve hiçlik çukuru gibi sözler duyabiliriz. İnsan ilişkilerinde bile, hazin yalnızlık diye tanımladığımız, hafif bir şekilde var olan boşluk korkusu yaşarız.
Kutsal Ruh, boş olanı doldurur. Boşluğu fetheder. İşini bitirdiğinde, bir zamanlar yalnız olan evren, bitki örtüsü ve hayvan sürüsü ile dolup taşar. Viraneye çevrilmiş çorak yer, yaşamın nabzının attığı yer olur. Bu durumda, Tanrı’nın Kutsal Ruhu’na, her şeyi dolduran Kişi olarak ihtiyaç duyarız. Kutsal Ruh’un Şekil Veren ve Koruyucu rolüne, bir de yaşamı Doldurma rolü eklenir.
Joy
Wed 25 July 2007, 05:00 pm GMT +0300
AYDINLATAN KUTSAL RUH
Fakat Kutsal Ruh, şekilsiz olana şekil vererek ve boş olanı doldurarak işini bitirmez. Kutsal Ruh işini bitirdiğinde, başlangıçta mevcut olan karanlık mağlup edilmiş oldu. Kutsal Ruh dalgalanırken Tanrı ilk emrini verdi: “Işık olsun.” Ve ışık oldu.
Kutsal Yazılar’daki ışığın görünümü önemlidir. Dinsel dualizmin kalıplarına karşı belirgin bir zıtlık taşır. Bazı dinlerde bu mecaz, ışık ve karanlığı, sonsuz bir üstünlük mücadelesi içine kapatılmış eşit ve karşıt güçler olarak ifade etmektedir. Karşıt güçlerin eşit bir şekilde eşleştiği yerde son kurtuluş ümidi olamaz. Olabilecek en iyi sonuç bir beraberliktir. Bu tür bir şemada kurtuluş, boş bir hayaldir.
Kutsal Kitap’ta karanlığın gücü ışığın gücüyle eşleştirilmez. Dualistik bir çıkmaza ait herhangi bir ifade yoktur. Karanlık, ışığa boyun eğmek zorundadır.
Işığın karanlık üzerindeki gücü her zaman dikkatimi çekmiştir. Çocukken, ışıkları yakmadan merdivenlerden aşağıya inerek kilere gitmeye korkardım. Korkunç koridora adım atıp merdiven sahanlığındaki zifiri karanlıkta korkarak beklediğimi hatırlıyorum. Karanlıkta el yordamıyla ışık düğmesini ararken titrerdim. Parmaklarım düğmeyi bulup düğmeye bastığı zaman, ruhum rahatlamayla dolup taşardı. Karanlık ile ışık arasındaki savaşın sonucunu beklemek için acı veren dakikalar geçirmeme gerek yoktu. Düğmeye bastığım an, korkunç karanlık ortadan yok oluyordu. Merdiven anında ışık ile kaplanıyordu ve cesaretle merdivenlerden inebiliyordum.
Yuhanna bunu şöyle dile getirmektedir:
Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. (Yuhanna 1:4-5)
Yaratılış ve kurtuluş işinde Kutsal Ruh, tanrısal Aydınlatıcı olarak işlev görür. Gökyüzünü aydınlatan Kişi, Kutsal Yazıları da esinler, Tanrı’nın Sözü’nü açıklar ve bu Söz’ü bizim anlayışımıza açar.
GÜÇ KAYNAĞI OLAN KUTSAL RUH
Tanrı yaşam yaratırken Kutsal Ruh aracılığıyla çalışır. M.S. 381 yılında yapılan ve tüm Hıristiyan dünyasını ilgilendiren Constantinople (İstanbul) Konseyi’nde kilise, Kutsal Ruh’un “Yaşam-veren” (zoapoion) olduğunu kabul ve beyan etmiştir. Kutsal Ruh, tüm yaşamın doğrudan kaynağıdır.
Sadece Kutsal Ruh’a “sahip” kişilerin yeniden doğmuş imanlılar olduğunu düşünmeye